SAGOPA KAJMER

sagopa-kajmer-40_8085427-1173_1200x630Yunus Özyavuz veya bilinen adıyla Sagopa Kajmer (d. 17 Ağustos 1978, Samsun, Türkiye), Türk rap sanatçısı, müzik yapımcısı ve DJ. Kendisi gibi rap sanatçısı olan Kolera ile evlidir.

Sagopa Kajmer’in anlamı

Müzik hayatında kullandığı ismi Sagopa, Mısır’da bir piramidin adıdır. Birçok arkeolog bu piramidin sırrını çözmeye çalışırken, tuzaklara düşüp can verdikleri söylenir. En son, soyadı Kajmeri olan bir arkeolog, Sagopa’nın gizemini ortaya çıkartmış ve piramidin en gizemli yerine, son odasına girerek, duvara Sagopa’nın gizemini çözen anlamına gelen Sagopa Kajmeri kazımıştır. [kaynak belirtilmeli] Ancak bu arkeolog da (Gerhard Kajmeri) hava akımı yüzünden can vermiştir. Bu olaydan bir süre sonra piramide modern araçlarla giren bilim adamları, Gerhard Kajmeri’nin cesedini bulmuşlar ve piramide donanımsız girme cesaretinden dolayı bu adamın adını tüm dünyaya duyurmuşlardır.Sagopa Kajmer üniversite yıllarında bu makaleyi okuyup etkilenmiş ve bu yüzden bu mahlası seçmiştir.

Yunus Özyavuz, müzik yaşamına Samsun’da yerel bir radyoda DJ’lik yaparak başlamıştır. O sırada rapper M.C. (Rapper Mic Check ve DJ Mic Check adıyla) “Müstear” ismini kullandı. 1998’de yeraltı rap dünyasında hâlen varlığını sürdüren bir oluşum olan Kuvvetmira’yı kurmuştur. Kuvvetmira grubunda hâlen kendisi ve Kolera bulunmaktadır. 1999’da “Silahsız Kuvvet” mahlâsıyla Yeraltı Operasyonu isimli toplama albümünde yer aldı. 2001 ve 2002’de Silahsız Kuvvet mahlasıyla peş peşe Sözlerim Silahım ve İhtiyar Heyeti isimli iki albüm çıkarmıştır. Daha sonra Silahsız Kuvvet mâhlasını bırakıp Sagopa Kajmer mâhlasıyla müzik yaşantısına devam etmiştir. 2002 yılında Ceza ‘nın Med Cezir albümünün; 2004 yılında ise Rapstar albümünün prodüktörlüğünü yapmış, daha sonra ise bu iki sanatçının arası açılmıştır. Ardından Bir Pesimistin Gözyaşları (2004) ve Romantizma (2005) albümlerini çıkarmıştır. 2004’te Cem Yılmaz’ın G.O.R.A filmi için de müzikler hazırlamıştır. Al 1’de Burdan Yakşarkısına klip çekilmiştir.
Sagopa Kajmer, hem albümlerini kendi plâk şirketinden çıkartmak, hem de yeni yeteneklere kapı açmak amacıyla 11 Ağustos 2005’de eşi Kolera (Esen Güler Özyavuz) ile birlikte Melankolia Müzik isimli müzik şirketini kurmuşlardır. Sagopa Kajmer, bunu bir röportajında Boğulacaksak kendi denizimizde boğulalım dedik. şeklinde açıklamıştır. Bu ikili ve Kuvvetmira’da yer alan diğer rap sanatçıları 2006 yılında Melankolia Müzik’in, ilk albümü Kafile’yi çıkarmışlardır. Albümün prodüktörlüğünü yine Sagopa Kajmer üstlenmiştir. 2007 yılında Kolera ile düet albümleri olan İkimizi Anlatan Bir Şey’i dinleyicileriyle buluşturmuştur. 2008 yılında ‘En iyi albümüm’ dediği Kötü İnsanları Tanıma Senesi albümünü piyasaya sunmuştur. Ayrıca 2008 yılında MTV Türkiye tarafından Avrupa Müzik Ödüleri’nde Hip-Hop kategorisinden Türkiye’de yılın en iyisi olmaya aday olmuştur ve EMA Party’deki performansıyla ve seyircileriyle dikkat çekmiştir. 2008 yılında Melankolia etiketi altında Melankolia Wears da çıkmıştır. 2008 yılının sonlarında başlattığı DJ Benim yarışması ve 2009 yılında çıkardığı Yeraltı Kafilesi albümü ile rap müzikte genç yeteneklere önem verdiğini göstermiştir.
2010 yılında eşi Kolera ile ‘”Bendeki Sen” albümünü yayınlamıştır ve bu albüm hayli büyük ilgi görmüştür. 2010 yılında ilk kez düzenlenen TRT müzik ödüllerinde; halkın oylarıyla belirlenen Yılın Albümü dalında bu albümle ilk beşe girmiştir. En son albümü olarak da 2011 yılı içerisinde “Saydam Odalar” albümü piyasaya sürülmüştür.2012 yılında ise Istakoz ve 40 adlı şarkılarını internet üzerinden yayınlamıştır. 2013 yılı içerisinde yeni bir albüm çıkaracağını resmi Twitter hesabından duyurmuştur. Sagopa Kajmer, kendi orkestrası olan Pesimist Orkestra ile birlikte 2013 yılının Mart, Nisan ve Mayıs aylarında bir turne düzenlemiş ve turne kapsamında 15 tane şehirde konser vermiştir.

KAYNAK :http://unlulerinyasamlari.blogspot.com.tr/2013/06/sagopa-kajmer-ve-hayat.html

AZER BÜLBÜL

    hqdefault   1969 ‘da Kars Akyaka ‘da (Arpaçay) dünyaya geldi Azer Bülbül.Gerçek adı Sübutay Kesgin ‘ dir.

Daha sonra ailesi ile birlikte Almanya’ya yerleşti.Müzik yaşantısına “Garip Yolcu” albümü ile başlayan Azer Bülbül daha sonra Halk Müziği – Arabesk tarzında “Yalan Olur” , “Ben Sana Vurgunum” , “Fırat” gibi albümleri ile müzik yaşantısına devam ederken asıl patlamayı 1996 yılında çıkardığı “Ben Babayım” adlı albümü ile yapdı. Bu albümde yer alan “Yaralandınmı Ey Can ” , “Dokunmayın Çok Fenayım ” ve “Her An Herşey Olabilir” adlı parçaları ile büyük ses getirmiş ve sesini milyonlara sevdirmişdi.

Bazıları için “tek kasetlik ünlüydü” ve belkide “zamanla kaybolanlardan olacaktı” .Ancak Azer Bülbül “Ağıt“,”Zordayım” ve “Kör Kurşun” ile ardı ardına tek kelime ile “Klasik” olacak albümlere imza atıyor ve adını müzik dünyasına “Altın Harflerle”yazdırıyordu.

Artık Azer Bülbül milyonlarca hayranı olan , muhteşem sesiyle ,kendine has hareketleri ile Arabesk müzikte “Baba” lakaplı ender sanatçılardan birisi olmuşdu.

Daha sonra Azer Bülbül “Yalan Sevgiler” , “Başımda Bela Var” , “Bana Düştü” ve “Ateş Düştüğü Yeri Yakar” albümleri ile yeri doldurulamaz bir sanatçı olduğunu kanıtlıyor hayran kitlesi sınırları zorluyordu.Hatta artık en eski albümleri bile tozlu raflardan inip “Seçmeler” adı altında yeniden piyasaya giriyor “Üzülmedim ki” şarkısı yıllar sonra dillerde dolanıyordu.

Araya sessizlik giriyor.Bu arayı Azer Bülbül’ün ağzından dinleyelim :

“Her insanın hayatında kötü dönemler oluyor. Ben de birçok olumsuzluk yaşadım. Ama artık hepsi geride kaldı. 18 ay uyuşturucu tedavisi gördüm. 1,5 yıldır da temizim. Uyuşturucu kullandığım dönemde maddi manevi büyük zarar gördüm. Artık o günleri anmak bile istemiyorum.”

Uyuşturucuya Almanya’da başladığını söyleyen Azer Bülbül, iyi bir aile ortamına sahip olduğunu ancak arkadaş seçiminin onu bu noktaya getirdiğini söyledi.

Ve…. 2007 nin son günleri …Azer Bülbül ve yine muhteşem bir albüm ile dönüyor.Herkesin merakla beklediği albüm gecikmeli olarak çıkıyor.Ancak herkesin beklediğine değiyordu.
“Kalemin Kırıldı” albümü ; içerisindeki “Zorunamı Gitti”,”Alıştım” ve “Dayanamıyorum” şarkıları öncülüğünde dinleyenlerini mest ediyor,Azer Bülbül her zaman yaptığını tekrarlıyor yine herkesi kendisine hayran bırakıyordu…

KAYNAK :http://abdulbakimotcu.blogcu.com/azer-bulbul-un-hayati/2820828

ERZURUM/İSPİR

ERZURUM

erzurum_468812 Bugünkü Erzurum şehrinin bulunduğu yerde, daha önce tarihin çeşitli dönemlerinde Karin, Karna, Garin, Kornoi, Kalai ve Karnak şeklinde isimlendirilen bir şehir bulunduğu bilinmektedir. Yine aynı tarih dönemlerinde Erzurum Ovasının batı bölümünde Erzen, Erzeron isimli bir şehrin var olduğu tarihi kaynaklarla sabittir.

Bizanas İmparatorlarından II. Teodosious (M.S. 408-450) zamanında Erzurum Ovasını doğudan gelen İran saldırılarından korumak amacıyla, Karin şehrine hakim bir tepe üzerinde bir kale inşa edilmiş olup, kale içindeki şehre de imparatorun adına izafeten Teodosiopolis adı verilmiştir. Bugünkü Erzurum şehrinin yerinde kurulmuş olan Karin (sonradan Teodosiopolis ) ile Erzurum Ovasının batı bölümündeki Erzen şehri iki ayrı şehirdir.

Bizans kaynaklarında Teodosipolis olarak geçen şehre, Araplar Kalikala adını vermişlerdir. Kalikala Arapçada Kalinin ihsanı; anlamına gelmektedir. Arap tarihçilerden Belazuri (ölümü 892) ye göre, şehir bu adını kurucusundan almıştır. Bizans döneminde bölgeyi ele geçiren bir beyin karısı olan Kali, bir şehir yaptırmış ve şehre de Kalikala adını vermiştir. Araplar bu isim kendilerine göre Kalikala şehrinde kullanmışlardır.

M.S.1048 de Doğu Anadoluyu fethetmek üzere Bizans topraklarına giren Selçuklu Türkleri , Yinal oğlu İbrahim Bey komutasında, ovanın batısında ki Erzen (Arze) i zaptetmişlerdir. Erzen’in bu kuşatmada bi harabe halini almasından sonra, geride kalanlar bugünkü Erzurum şehrinin bulunduğu yerdeki Kalikalaya sığınmışlar ve şehre de Erzen adı vermişlerdir. Saldırılar sonucunda harap olmuş asıl Erzen şehrine ise Türkler , Kara Erzen demişlerdir. Bu isim zamanla halk dilinde Kara Arza, Kara Arz ve nihayet Karaz şeklinde söylene gelmiştir.

Erzurumla ilgili muhtelif tarihi metinlerde, kitabelerde ve basılan paralarda Erzi-i Rum, Erzen-ir Rum , Arz-ı Rum isimleri kullanılmıştır. Erzurum adı bu isimlerin halk dilinde kullanılmasına göre şekil almış ve günümüze kadar gelmiştir.

KURTULUŞ SAVAŞI´NDA
ERZURUM KONGRESİNİN TARİHİ ÖNEMİ (23 Temmuz – 7 Ağustos 1919)

20. Yüzyılın başlarında batının süper güçlerine karşı verilen kurtuluş mücadelesi, Atatürk’ün liderliğinde Erzurum’da başlamıştır. Atatürk, milli birlik ve bağımsızlk hareketi´nin temelinin atıldığı kongreyi 23 Temmuz 1919 da Erzurum’ da toplamıştır.

Halkın kaderine sahip çıkarak bir şeyler yapmak istemesinde en önemli hareket, cemiyetler kurup kongreler tertiplemeleridir. Böylece İstanbul’un kendilerine sahip çıkmaması durumunda bir şeyler yapabilmeyi ümit ediyorlardı. Ülkenin çeşitli yörelerinde, kendiliğinden ve birbirinden habersiz yapılan bu kongreler, halkın mücadele azminin belirdiği yerler kabul edilebilir. Halka, vatandaşlarına yönelik tehdidi göstermek gayesinde olan bu kongrelerden ikisini, ayrıca belirtmek gerekir. Türkiye ölçüsünde olan Erzurum Kongresi’ne Mustafa Kemal Paşa da katılmıştır.

Hazırlığı bir hayli zamandır devam etmiş olan bu kongreye, Doğu Anadolu ve Karadeniz kıyılarından delegeler katılmışlardır. Mustafa Kemal ve Rauf Beyler, istifa eden iki delegenin yerine seçilerek kongreye katılmışlardır. Mustafa Kemal 23 Temmuz 1919 tarihinde çalışmalara başlayan Erzurum Kongresine başkan seçildi. Çalışmalarını 7 Ağustos 1919’da bir “Heyeti Temsiliye“ seçerek tamamlayan kongrede bazı kararlar verildi:

“Vatan bir bütündür, yabancı işgal ve müdahalelerine karşı korunması gerekir. İstanbul Hükümeti Ülkeyi korumak yolundaki görevini yapmazsa, millet kendini savunacaktır. Her türlü yabancı himayesi ve manda kabul edilemez. Meclis-i Mebusan en kısa zamanda toplanmalıdır.”

“Şark Anadolu Müdafa-i Hukuk“ cemiyetinin bu başarılı kongresi, halkın kendi kaderine sahip çıkmasının önemli bir örneğidir. Kongreyi dolayısıyla Doğu Anadolu halkını temsil edecek olan “Heyet Temsiliye“, Sivas Kongresi´nin toplanmasına da etkili olmuştur.

İSPİR

ispir_82

       Erzurum iline bağlı İspir ilçesi, coğrafi olarak Karadeniz Bölgesi’nin Doğu Karadeniz
bölümündedir
. Denizden 1200 metre yükseklikte, Çoruh vadisinde,
nehrin kenarında kurulmuş bir yerleşim alanıdır.
İspir adı, Herodotos tarihinde “saspeir”,Ksenophon’da ise “hesperit”
olarak geçmektedir. Bizanslı Fastus’ta ise “sber/sper” diye anılmaktadır. Şehrin adının, Çoruh nehri kıyısına yerleşmiş bir Saka toplumunun adından geldiği
de ileri sürülmektedir.

İspir ve çevresi tarih öncesi çağlarda son kalkolitik ve özellikle eski Tunç
çağından itibaren yoğun yerleşme görmüştür. Tarihi çağlarda ise Hayaşa ve
Diauehi krallıklarının hâkimiyet alanında kalmıştır.
Bizans döneminde Theodosiopolis Theması içerisinde yer alan İspir, genelde
Gürcü-Bizans mücadelesinde rol oynamıştır. Bölge İbrahim Yınal komutasındaki
Selçuklu ordusunun 1048 yılındaki Pasinler zaferi ile Selçukluların
eline geçmiş, Malazgirt zaferi sonucu kesin olarak Türk yurdu olmuştur.
Selçuklu Sultanı Alp Arslan’ın komutanlarından Ebû’l- Kasım Saltuk
Bey’in Erzurum’da kurduğu Saltuklular Beyliği, kısa sürede sınırlarını genişletip
Erzurum’dan sonra Bayburt, Tercan, Oltu ve Micingerd kazalarını sınırlarına
kattığı sırada İspir de buna dahil edilmiştir. Böylece bir süre Saltuklu egemenliği
altında kalmış, devletin yıkılışı sonrasında bu defa Erzurum Selçukluları
hâkimiyetine girmiştir
. Beyliğin kurucusu olan Mugiseddîn Tuğrul Şâh zamanında
İspir Çarşı Camii inşa edilmiştir. Yörede daha sonra sırasıyla İlhanlı,
Eretnalı, Karakoyunlu, Timurlu, Akkoyunlu ve Gürcü krallığı hâkimiyetleri yaşanmıştır.

İspir yöresi, birçok Batılı seyyah tarafından da ziyaret edilmiş ve eserlerine
konu olmuştur. 1836 yılında Erzurum’u gezen İngiliz yer bilimcisi Hamilton,
bunlardan biri olup eserinde İspir kalesini Çoruh’un sağ kıyısında büyük bir volkanik
kaya üzerine inşa edilmiş yapı olarak tasvir etmiştir.
Yörenin Osmanlı hâkimiyetine geçişi kesin olarak bilinmemekle beraber,
1514 Çaldıran seferi sonunda alındığı ve 1515 yılında sancak yapılarak yönetiminin
Trabzon atabeyi olan Bayraklu-oğlu’na verildiği kabul edilmektedir.
Ancak İspir Sancakbeyi’nin, 1517 yazında Gürcü savaşları esnasında şehit
olması ve aynı tarihlerde yazımına devam edilen Kemah ve Bayburt sancaklarının
1516-1518 tarihli tahrir defterinde İspir’in bulunmaması bu konuda iki
ayrı görüşün ortaya çıkmasına neden olmuştur. Buna göre, İspir için ayrı bir
tahririn yapılmış olma ihtimalinin akla gelebileceği ifade edildiği gibi, burasının devam eden Gürcü savaşları sırasında elden çıkmış olabileceği de ileri sürülmüştür.

KAYNAK :https://ispirgorga.wordpress.com/ispir/ispir-tarihi/http:/  mebk12.meb.gov.tr/meb_iys_dosyalar/25/20/710332/icerikler/erzurumun-kisa-tarihcesi_35435.html

ABDURRAHİM ALBAYRAK

1415455006678x369_Abdurrahim-Albayraka-surpriz-gorev-4z62tg7kmi

Adrenalin kalbini fazlasıyla yordu Albayrak’ın. Zaten o sevinç görüntülerinin internete ve televizyona yansıdığı Galatasaray-Bordeaux maçına da doktor izin vermediği için gidememiş, ofisinde maçı izlerken kendinden geçmişti. Bence o Galatasaray’ın en güzel sevinç fotoğrafı. Futbolcuların Abdurrahim Abisi, tez canlı, komik, heyecanlı, çalışkan Abdurrahim Albayrak… Röportaj için çarşamba gününü seçtik. Bilen bilir, bilmeyenler için yazalım. Her çarşamba Altur’da Karadeniz yemekleri günüdür. Abdurrahim Albayrak misafirleriyle Karadeniz yemekleri eşliğinde sohbet eder. Biz de önce karalahana çorbası, kuru fasulye, sarma ve baklava yedik, evet hepsini yedik ve ardından da sohbet ettik.

Almanya’da babamla inşaatlarda çalıştık

Siz nasıl Galatasaraylı oldunuz?
Bazı insanlar doğuştan Galatasaraylı oluyor. Ben onlardanım. Rizeliyim. Amcamın oğullarıyla cikletlerden çıkan futbolcu fotoğraflarını toparlardık. Köyde iki ya da üç radyo vardı. Radyo olan evlerin gençleriyle arayı iyi tutar, radyodan maç dinlerdik.

İlk maça ne zaman gittiniz?
1972 yılında babam Almanya’ya giderken beni yanına aldı. Rize’den İstanbul’a geldik. O dönemde Rize’den gelenler ilk olarak Kasımpaşa’ya gelirdi. Babam da Beni Almanya’ya yanında götürmek için yaşımı büyütmüştü, işte ilk o zaman İstanbul’a geldim. Babam bir tanıdığın otelinde beni bıraktı. Galatasaray’ın maçı vardı. Stadyum nerede bilmiyordum. O dönemde maçlar İnönü Stadyumu’nda oynanırdı. Ben Gümüşsuyu’na kadar yürüdüm. Stada girmeden yukarıdan o seyircileri ve uzaktan birkaç oyuncuyu gördüğümde dünyalar benim oldu. Sonra çıktım, bu sefer de oteli arıyorum. Babama maça gittiğimi ama stadyuma girmediğimi söyledim. Babam, “Keşke bana söyleseydin” dedi, inan Almanya’ya götürmesine sevindiğim kadar sevindim buna da. n Almanya’da ne yaptınız?
İnşaatlarda çalışıyorduk. Çok çalıştık. Orada da radyom vardı ama yattığımız yerde radyo Türk kanallarını çekmiyordu. Baraka gibi bir yerde yatıyorduk, demir tellerden anten yaptım, oradan da maçları dinledim.

Akşamları babama pilav yapar, çamaşırlarını yıkardım

Kaç yıl kaldınız Almanya’da?
Almanya’da 16 ay kaldım. Babam dönmemi istemedi ama ben “Dönüp askerliğimi yapacağım, burada çalıştığım gibi Türkiye’de de çalışsam para kazanırım” dedim. Almanya’da hiç izin yapmıyordum. Hafta sonları da evlere işe gidiyordum, badana, tamirat yapıyordum. “Privat” diyorlardı, peşin para alıyordum o işlerden, o para da bana çok tatlı geliyordu. Babam ise hafta sonları gezerdi. Ben hafta sonları da çalışınca iyi para biriktirdim. Akşamları da mesaiye kalıyordum, harç makineleri yıkardım, temizlik yapardım. Almanlar da beni severdi ek mesai yazarlardı. Ayrıca akşamları da babama yemek yapardım, çamaşırlarını yıkardım, pilav yapmayı öğrenmiştim, tencerenin ortasına tahta kaşığı dikerdim. Bir de babam yemeği beğenmez bana fırça atardı. Kardeşlerimi, annemi çok özlüyordum ama para kazanma hırsı da vardı bende.

Minibüs şoförüyken bir Mercedes geldi ve hayatım değişti

Dönünce ne yaptınız?
Askerlikten sonra minibüs aldım. Bir gün Edirnekapı-Habibler hattında şoförlük yaparken minibüsün önüne bir Mercedes geldi, içinden iki adam indi. Biri Niyazi Adıgüzel, diğeri Bedrettin Dalan. Bana, fabrikaları olduğunu, onlara servis yapıp yapmayacağımı sordular. Beni fabrikalarına götürmek istediler. Onlar önde ben arkada gidiyoruz. Git git bitmiyor. Korktum, yanımda da kardeşim var. “Kapıları kilitle” dedim ve geri dönmeye başladım. Önümü kestiler, “Ne oldu?” diye sordular. “Abi siz bizi kaçırıyor musunuz?” dedim. Bu sözümden etkilenmişler. Fabrikanın ileride olduğunu söylediler. Az sonra göründü fabrika ve hayatım değişti.

Servise başladınız…
Evet. İşçilerle çok iyi anlaşıyordum, herkesin sevdiği biri olunca bana yol gösterdiler. Bir minibüs alıp “Şu hatta işlet” dediler. Ben her gün bir lira biriktirdim. Babam Almanya’dan döndüğünde de hesap cüzdanını önüne koydum, gözlerine inanamadı. Bir minibüs daha aldım. İşler öyle öyle büyüdü.

Şu anda Altur’da kaç kişi çalışıyor?
Şu anda 8 bin kişi çalışıyor. 78 bin kişiyi her gün işine götürüyoruz. Ayrıca araç satış yerim var. Avrupa’nın en çok araç satanları arasındaydık ama bu yıl ne olur bilemiyorum. Krizden çok etkilendik, işler durdu. Ayda 300 araba satarken şimdi ayda 30 araba satıyorum.

Komutanım maçtayken beni anons ettirerek buldu

Gelelim Galatasaray fanatikliğine… Biraz önce söz askerlikten açılmıştı…
Jandarma Bölge Komutanı’nın şoförüydüm. Adana’daydım. Jandarma olduğum için tüm maçlarda sahaya girerdim. Komutanla Kayseri’ye teftişe gittik. O hafta sonu Kayserispor-Galatasaray maçı vardı. Ben komutan teftiş yaparken taksiye atlayıp stadyuma gittim. Maçın en heyecanlı yerinde hoparlörlerden anons yapıldı. “Jandarma Bölge Komutanı’nın şoförü Abdurrahim Albayrak acele Alay’da bekleniyorsunuz” diye. Ben kalpten vuruldum! Maçın en heyecanlı yeri. Biraz geç çıktım stadyumdan. Komutanım beni bekliyor. “Neredeydin?” dedi. “Maçtaydım” dedim. Beni çok severdi, “Ne oldu maç?” dedi, ben “Müsaade etmediniz ki izleyeyim” dedi. Güldü.

Askerlikte de çok risk almışsınız…
Bir keresinde de Hatay’ı teftişteyiz. Daha önce Antep teftişindeyken maç dinlemek için kendime radyo almıştım. Bizim Trabzon’la maçımız vardı o hafta sonu. Gökmen gol attı, heyecanla sıçradım, radyoyu yere vurmuşum. Komutan da yukarıda, benim radyoyla elimde hoplayıp zıplamamı izliyormuş. Beni yanına çağırdı, “Ne yapıyorsun, maç mı dinliyorsun?” dedi. “Gökmen golü atınca radyoyu kırdım” dedim. Alay komutanının odasında dinledim maçı.

Siz hayatı maçlara göre mi planlanıyorsunuz?
Kesinlikle. Galip gelince problem yok.

Mağlubiyet karşısında ne oluyor?
Dünyayla bağlantım kesiliyor. Televizyonda tüm yorumları ve tekrarları izliyorum. Son Kocaeli yenilgisinde sabah 04.30’a kadar uyumadım. İşe gelince Galatasaray yenilmişse sekreterler yanıma gelemiyor.

Acıdan ve yediğimiz golden dolayı sabaha kadar bağırdım

Sizin serum şişesiyle maça gitme hikayeniz var, neredeyse ölüyormuşsunuz, ciğerlerinizden kan gelmiş…
O da var. Çok ciddi bir ameliyat geçirdim ciğerlerimden. 48 dikişim vardı. Herkes kötü durumda olduğumu biliyordu. Kadıköy’de Fenerbahçe-Galatasaray maçı vardı. Ben şoförüme, “Oğlum doktorlar benden maç bileti istiyor, iki bilet al gel” dedim. Plan yapıyorum. Bu arada doktorlar hastanede üşüyünce üstlerine siyah uzun bir palto giyiyor. Doktoruma “Arada dolaşırken üşüyorum bana o paltoyu bırakır mısınız?” dedim. Doktorum da bana inanıp bıraktı. Maç saati gelince o paltoyu üzerime aldım, direkt arabaya gittim. Şoföre “Yürü Kadıköy’e” dedim. Şoförüm “Abi yapma” diye ağlamaya başladı. Ben kaçıyorum. Bu arada elimde serum şişesi var, ayağımda da terlik. “Patron” diye ağlıyor şoför, yoğun bakımdan da yeni çıkmışım. Statta otururken ciğerimdeki kanlar serum şişesine boşaldı, biz gol yedik. Yanımda oturanlar suratımı görünce korkmuşlar, mosmorum. 2 saat içinde hastaneye geri döndüm. Herkes beni arıyor. Acil müdahale. Şoför söyledi maça gittiğimizi doktorlara. Bu arada tansiyon düşmüş, ciğerler kanama yapmış. 15 gün yanıma kimse giremedi. Yoğun bakımda kaldım. Korkunç ağrılar yaşadım. İlk gece sabaha kadar bağırdım ağrıdan, bu arada yediğimiz gol de aklıma geliyordu. Doktorum Cemalettin Ertekin Hoca sağ olsun beni topladı. Doktorum hâlâ hep kontrol eder beni.

Siz bu duruma engel olmak, duygularınızı, heyecanınızı biraz bastırmak için psikolojik yardım almayı ya da ilaç almayı hiç düşünmediniz mi?
İlaç verdiler. Aldım. Uyur gezer gibi oldum. Öyle maç mı izlenir? Ne anlıyorum belli değil. Böyle idare ediyoruz.

Bülent Korkmaz’a inanıyorum…

Siz şu anda yönetimde değilsiniz ama hâlâ futbolcularla çok yakından ilgileni-yorsunuz…
Sizle yemek yerken sağ olsun Bülent aradı. “Cumartesi sabahı direkt yanındayım” dedi. Duygulandım.

Sanırım yazmamda bir sakınca yok. Bu maç heyecenı sizi epey yordu, kalbiniz yoruldu, bir kez de kalp spazmı geçirdiniz. Şimdi de yani bu röportaj çıkmadan bir gün önce anjiyo olacaksınız…
Evet. Bülent Korkmaz da onun için aradı. Sağ olsun. Ben Bülent’i çok severim, ona inanıyorum.

Tüm bunları yaptığıma inanamıyorum

Son Galatasaray-Bordeaux maçında nasıl çektiler sizi? O görüntüleri izlediğinizde “Ne yapıyorum ben?” dediniz mi?
Ben hastaydım. Ağır grip geçirdim. Doktor izin vermedi, ben gittim Bordo’ya. Mesut Yılmaz, Sinan Uyanık birlikte gittik. Orada futbolcularla aynı oteldeydik, onlarla da konuştuk. Türk seyircilerin arasına oturdum, hoplayıp zıpladık. Hava soğuktu ama ben çok terledim. Sonra Mesut Bey bir gazeteci arkadaşına rastladı, onunla da oturduk sohbet ettik. Otele gidince ağırlaştım. İstanbul’a gelince iyice fenalaştım. Doktor hastaneye yatırdı. Buradaki Bordeaux maçı geldi, “Doktor gidemezsin” dedi. Mesut Bey Ankara’dan gelmiş, arkadaşlar toplanmış, maça gitmeye hazırlanıyoruz. Doktor izin vermiyor. Sağ olsun Mesut Bey ve arkadaşlar “Biz de maça gitmiyoruz, seninle burada izleyeceğiz” dediler. Sakindik. Gol yiyince ben çıldırdım. 3-1 olunca ben şıkıdım şıkıdım oynuyorum. Birden 3-3 olunca ben yine yıkıldım. Mesut Bey de arkamda oturuyor, onlar da beni çekiyorlarmış cep telefonuna. Kafa atıyorum, vuruyorum, 4’üncü golü defans oyuncusu dizinden çıkarıyor, Sabri önüne geliyor, o vuruyor, Arda üzerinden atlıyor, ofsayt verecek mi hakem bir ara duruyorum, sonra koşuyorum, gerisini hatırlamıyorum. İzleyince “Bunları ben mi yaptım?” diyorum. Koşuyorum televizyonda Sabri’yi görüyorum, televizyona sarılıp öpüyorum. İnanılır gibi değil!

Duramıyorsunuz değil mi? Çok heyecanlanınca belki bakmasanız, bir dışarı çıkıp gelseniz…
Ben frenleyemiyorum kendimi, kendime hakim olamıyorum. Bir kez de sanırım Kayseri maçıydı, yanımdaki iş adamı “Aman dikkat et yanımdaki doktorum beni yarın ameliyat edecek” diye bağırdı, o adamı tanımıyorum, doktormuş, ben sürekli adama sarılıyorum, kucaklıyorum.

Yönetime alınmamak kalbimi yordu

Kalp spazmı da geçirdiniz. Artık çok daha dikkat etmelisiniz ama siz o kalp spazmından sonra da maça gittiniz…
Sofya’da Şampiyonlar Ligi ön elemesi oynayacaktık, orada oldu. O dönem de Fatih Altaylı yönetimde. Birlikte gittik. Onların bir arkadaşı vardı, takım da uyuyor, dinlenmeye geçmiş. “Birlikte gidelim ziyarete” dedi. Ben arabanın arkasında kalp krizi geçirdim. Beni hastanede yatırdılar. İdman saati geldi. Galatasaray doktoru yanımda. İdmanda futbolcular beni göremezse moralleri bozulacak. Ben orada da doktor yanımdan gidince serumu kopardım, çıktım hastaneden. Doktorum “Olamaz böyle şey, imza ver, öleceksin” dedi.

İnanamıyorum size…
Bu arada televizyonlar altyazı geçiyormuş. Ben ise gece kafamda kurmuşum. O dönemde aile problemi olanlar var. Futbolcu eşi bana geliyor, futbolcunun başkasından çocuğu olmuş, diğer kadın da bana geliyor. O maçta da o futbolcuya çok ihtiyacımız var. Durum fena. Benim aklımda hep bunlar var. Ve o idmandan sonra o futbolcuyu aldım, beynini yıkadım. “Sorunu ben halledeceğim, hanımınla anlaşacağım” dedim, maçta o arkadaş harika bir gol attı. Ve maçtan sonra golü bana armağan etti. Ben hastaneden kaçmasam kim ilgilenecek, 5.5 milyon dolar büyük para o zaman, o paraya da takımın ihtyacı vardı.

Son yönetim değişikliğinde son anda liste dışı kaldınız, çok kırıldınız mı?
Yönetime alınmamak beni çok üzdü. Demek böyle şeyler olabiliyormuş ama tesellim Galatasaray’ın şampiyon olması oldu. Kimseye kırgın değilim. Ama kalbim sanırım o dönemde biraz daha fazla yoruldu. Futbolcuların bana sevgisini, benim onlara sevgimi kimse bitiremez. Midede yara çıktı, cumartesi anjiyo olacağım. Biraz sakata geldim galiba.

Berna Hanım’a maçta yanıma oturma demiştim

Mesut Yılmaz’la dostluğunuzu herkes biliyor. Geçenlerde Mesut Bey bir tv programında Berna Hanım’ın belindeki rahatsızlıkta sizin de payınız olduğunu söyledi, nasıl oldu?
Sorma ya! Juventus maçıydı. İtalya-Türkiye arasında Abdullah Öcalan krizi yaşanmış. İlişkiler çok gergin. Mesut Bey de geçenlerde anlattı. İtalyan Başbakan, “Maça geleyim, maçı birlikte izleyelim” diyor. Mesut Bey de, bu teklife “Ankara’ya gelin sonra birlikte maça gideriz” diye cevap veriyor. İtalyan Başbakan Ankara’ya gelmeyince Mesut Bey de maça gitmiyor. Küçük oğlu Hasan çok iyi bir Galatasaraylı’dır. O maça gitmek istiyor. Küçük olduğu için de Berna Hanım onu yalnız bırakmıyor. Benim refakatimde maça gittik. Benim yanıma oturdu Berna Hanım. “Abla yanıma oturma” dedim. Ben ne yaptığımı biliyor muyum? Ben biz gol atınca birkaç kez Berna Hanım’a saldırdım, tekrar tekrar kendisinden özür diliyorum, kucaklaştık, eee sonra Berna Hanım bel fıtığı ameliyatı olmuş. Berna Ablam’ın ellerinden öperim.

Mesut Bey’in büyük oğlu Fenerli, sizin aranızda ne yapıyor Yavuz?
Kopenhag’taki süper kupa maçına geldi bizle Yavuz, ben orada onun fotoğraflarını çektim. O da bana orada “Bütün Türkiye bugün Galatasaraylı” dedi. O dönemde Belediye Başkanıydı Başbakanımız Tayyip Bey, o da Galatasaray’ı desteklemişti.
Muhteşem bir maçtı. Son dakikalarda herkes dua ediyordu. Orada herkes benim gibi çıldırmıştı.

KAYNAK : http://www.alturgrup.com/tr-TR/news/altur-turizmin-sahibi-abdurrahim-albayrak-elimde-serum-sisesi-ayagimda-terlikle-stada-kostum/56/News.aspx

Kedilerin Hisleri

       Kedilerin Hisleri

10968514_1388480084797835_2828357223356790305_n
“Kedilerin en önemli özelliğinin iyi bir ŞİFACI ve GÖZLEMCİ olduğunu biliyor muydunuz ?

Kedilerin sevimli dostluklarının dışında en önemli görevi , sizin gün boyunca üzerinizde biriktirdiğiniz negatif enerjiyi ortadan kaldırmaktır. Siz uyurken bu negatifi bedeninizden kendileri çekerler. Eğer ailede birden fazla kişi varsa, o zaman onlarda aileden topladıkları çok fazla negatif yüklemesi olur.

Bu nedenle çok kilo alırlar. Siz ise bunun ona verdiğiniz yemekten ötürü olduğunu zannedersiniz ama bu doğru değildir. Onlar uyurken, sizden topladıkları negatifi boşaltırlar.

Eğer siz aşırı stres içindeyseniz, bu negatif enerjiyi boşaltmak için zamanları olmaz, dolayısıyla bu boşaltımı yapıncaya kadar negatif enerji bedenlerinde yağ olarak birikir. KEDİLER eğer bir sorununuzun olmadığını bilirlerse, o gece sizinle beraber yatmazlar.
Eğer tuhaf bir şey olmaktaysa, bunu hissedip yatağınıza atlarlar ve sizi sararlar.
Ev ve aura alanınıza zarar verecek veya o alandan enerji çalacak biri geldiğinde, kişinin negatif titreşimlerini fark eder.

O kedi sizin etrafınızda bir KALKAN vazifesi görerek sizi hemen saracaktır. Başınızda ve ayaklarınızın dibinde duracaklardır.

Evinize gelen misafir olduğunda kediler o kişiye koşarsa, okşanmak isterlerse, gelen kişinin emin olduğunu bilebilirsiniz.
Dogayla birlikte yasayan kedilerin insan aurasina daha iyi ŞİFA verebildikleri bir gerçektir. Kendilerini dogada temizleyip, topraklayip daha sonra geri enerji yüklü olarak gelme sanslari vardir.
Genel olarak evinizin durumunu ve yalniz yasiyorsaniz kendi durumunuzu, kedinizin durumundan anlayabilirsiniz. Normalden çok
uyumaya basladiysa evinizin enerjisi agirlasmistir. Ya da ajite ise her hangi bir sağlik sorunu bas gösteriyorsa, sizde de ayni bölgede sorun var mi diye kontrol edin. Ajitasyonu sizden kaynaklaniyor ya da evin enerjisinden kaynaklaniyor olabilir.

Bir kedinin yasadığı evde belli bir hastaliğa yakalanması (yaşlanmaya bağli hastaliklar hariç), genelde evdeki bir dengesizlige dikkat çeker. Kedilerin hastaliklari yasadiklari evde yasayan insanlarin ENERJİLERİ hakkinda önemli bilgiler verir.

Özellikle kediyle en fazla vakit geçiren ya da ondan en fazla uzak duran kişiye bakmak gerekir. Genelde, bu tür uç noktalari temizlemeye çalişirlar. Bir diğer olasilik, bütün ailede tekrar eden bir hastaliğa işaret ediliyor olabilir.

Ayrıca bir kediyi okşamanın KAN BASINCINI düşürdüğü bilimsel olarak ispatlanmıştır
Kediler yüksek TANSİYON hastalarına iyi gelmekte ve kan basıncını azaltmaktadır.

Bu bilgiler ışığında sevimli dostlarımız kedilere artık farklı bir bakış açısıyla da yaklaşabileceğimiz inancındayım:)”

ANTALYA/ DEMRE

06145423_demre1Myra (Demre) her zaman Likya‘nın en önemli şehirlerinden birisi olarak bilinir. En erken sikkeler MÖ 3. yüzyıl tarihlenir. Fakat şehrin en azından MÖ 5. yüzyıl da kurulduğu tahmin edilmektedir. Roma egemenliği döneminde Myra gelişmiş ve zenginleşmiş şehirliler sivil projelere cömertçe para yardımında bulunmuşlardır. Sen Pol Roma‘ya gitmek için Andriake Limanından hareket etmeden evvel M.S. 6. yüzyıl da şehri ziyaret etmiştir. Bizans döneminde Myra önemli bir idari ve dini bir merkez olmuştur. Piskoposluk merkezi de olan Myra’da St. Nicholaus IV. yüzyıl başında Piskopos olarak görev yapmış; halka kendini sevdirmiş, inancı uğruna çok acılar çekmiştir. Myra o zamandan sonra hep haç yollu yapılan bir yer olmuştur. Bu bakımdan Demre Hıristiyan Dünyasının her bakımdan ilgisini çekmiştir. Her yıl 6 Aralık‘ta Noel Baba etkinliklerini yapmak geleneksel hale gelmiştir. Myra gibi önemli bir şehirden kalabileceği beklenen kalıntıların birçoğunu bugün Demre’de göremiyoruz. Likya’nın en büyük tiyatrosundan kalanlar bugün ayaktadır ve bu aynı zamanda Likya’nın en iyi korunmuş tiyatrosudur. 29 oturma sırası ve 9-10 bin seyirci kapasiteli tiyatro tepeye yaslanmıştır. Bugün bile bazen festival ve oyunlar için kullanılmaktadır.

Myra metropoli muhtelif tip Likya mezarlarını önemli örneklerini ihtiva etmektedir. Tiyatro doğu ve batı metropoli diye ikiye ayrılmış ve Myra’nın arkasında yükselen kayalık, tepede kurulmuştur. Kayalar oyularak mezarlar kabartma ve yazılarla süslenmiştir. Başka önemli bir kalıntı St. Nicholaus kilisesidir. Kilise bugün 7 m. toprak seviyesinin altındadır. St. Nicholaus kemikleri kilise içindeki mermer bir mezarda bulunuyordu. Fakat bazı kemikler İtalyanlar tarafından çalınmış ve Bari‘ye kaçırılmıştır. Bir Rus Prensi 1862 yılında Kiliseyi restore ettirmiş olup, St. Nicholaus Rusya’da çok kutsal sayılmaktadır. Ruslar bir kilise çanı ilave ederek kubbeyi bir ilaç tonozu ile değiştirmişlerdir. St.Nicholaus çocukları, gemicilerin ve ağır işlerde çalışan işçilerin koruyucu azizidir. Bilindiği üzere de bütün Dünya çocuklarının Noel Babasıdır.

İlk defa 1904 yılında Eynihal adıyla köy statüsüne kavuşan Demre; 6 Haziran 1968 yılında 4 köyün birleşmesiyle Belediyelik; 4 Temmuz 1987 günü Kale adıyla ilçe olmuştur. İlçe 2005 yılında Demre adını almıştır.

KAHVE’nin TARİHİ

Kahve’nin anavatanı olan Etiyopya’nın yüksek yaylaları, yabani kahve bitkisinin doğal olarak yetiştiği bölgelerde yerli halk bu bitkinin tanelerini u???????????????????????????????????????n haline getirip bir çeşit ekmek yapıyordu. Meyveleri kaynatıldıktan sonra suyu içilmek suretiyle tıbbi amaçlı kullanılıyor ve “sihirli meyve” olarak adlandırılıyordu. Kahve, ünüyle birlikte hızla Arap Yarımadası’na yayıldı ve 300 yıl boyunca Habeşistan’da keşfedilen yöntem ile içilmeye devam edildi. 14. yüzyılda ise yepyeni bir keşif ile ateşte kavrulan kahve çekirdekleri, ezildikten sonra kaynatılarak içime sunuldu. Kahve’yi ilk olarak işleyip içmeye başlayan Yemen’deki sufi tarikatıdır. Buradan 1470’li yıllarda Aden’de, 1510’da Kahire’de 1511’de Mekke’de görülmüştür.

            Yavuz Sultan Selim döneminde (1517) Yemen Valisi Özdemir Paşa, Yemen’de içtiği ve çok sevdiği kahveyi İstanbul’a getirmiştir.Kahve, kısa zamanda itibarlı bir içecek olarak saray mutfağında yerini aldı ve büyük ilgi gördü. Saray görevleri arasına “kahvecibaşı” adında bir de rütbe eklendi. Padişahın ya da bağlı olduğu devlet büyüğünün kahvesini pişirmekle görevli olan kahvecibaşı, sadık ve sır tutmasını bilenler arasından seçilirdi. Osmanlı tarihinde kahvecibaşılıktan sadrazamlığa yükselenlere bile rastlandı.
Saraydan konaklara ardından evlere giren kahve, İstanbul halkının kısa sürede tutkunu olduğu bir lezzet haline geldi. Satın alınan çiğ kahve çekirdekleri tavalarda kavrulup, dibeklerde dövüldükten sonra cezvelerde pişiriliyordu.
1544 yılında İstanbul’da Tahtakale’de iki Suriyeli Arap ilk kahvehaneyi açmışlardır. O zamanlar kahvenin faydalı olup olmadığı tartışma konusudur. Kendinden önceki şeyhlülislamların aksine Bostanzade Mehmet Efendi kahvenin haram olmadığını, hatta faydalı olduğuna dair fetva vermiştir.[1]
İstanbul’a gelen Venedikli tacirler, çok sevdikleri bu içeceği Venedik’e taşıdı. Böylece Avrupalılar kahveyle ilk kez 1615’te tanışmış oldu. Önceleri limonata satıcıları tarafından sokaklarda satılan kahve, 1645’te açılan İtalya’nın ilk kahvehanesinde yerini aldı. Kısa zamanda sayıları hızla çoğalan bu kahvehaneler de; diğer pek çok ülkede olduğu gibi özellikle sanatçıların, öğrencilerin ve her kesimden halkın bir araya gelerek sohbet ettikleri en gözde yerler oldu. Kahve Paris’e 1643, Londra’ya 1651’de ulaştı.
Avrupalılar dünyanın çeşitli yerlerinde kahve plantasyonları kurdular. Endonezya-Cava’da 1712 yılında kahve tarımı başladı. Hollanda Cava ve Doğu Hint Adaları’nda, Fransa Antiller’de kahve yetiştirdi.

EFSANELERİN İZLERİ; AĞRI

TARİHÇESİ ile AĞRI

Orta Asya’dan gelen kavimlerin Anadolu’ya girişleri sırasında Ağrı, bir geçiş oluşturmuş, dolayısıyla birçok medeniyete sahne olmuştur. Ancak bu medeniyetler Ağrı’yı bir giriş kapısı olarak gördüklerinden burada çok köklü bir uygarlık oluşturamamışlardır.

Bölgede egemenlik kurdukları sanılan Hititler’in güçlerini yitirmeleri üzerine, MÖ 1340 – MÖ 1200 tarihleri arasında Hurriler bölgeye yerleşmişlerdir. Hurriler krallık merkezi olan Urfa’dan uzak olan Ağrı’yı ellerinde tutamamışlardır.

En köklü uygarlığı Urartular oluşturmuştur. Urartu’nun Van Gölü’nün kuzey ve kuzeydoğusundaki ülkeler üzerine, Kral İspuinidöneminde (MÖ 825 – MÖ 810) seferlere başlamış, Kral Menua döneminde (MÖ 810 – MÖ 786) ise bu akınlar daha da ağırlık kazanmıştır. Kuzeye ve kuzeydoğuya giden yollar üzerinde inşa edilen kaleler, buraya yapılan seferlerin önceden planlandığını göstermektedir. Ağrı Dağı’nın yamaçlarında, Karakoyunlu ve Taşburun köylerinin arasında ele geçen bir Urartu yazıtı Kral Menua’nın bu bölgedeki egemenliğinin kesin kanıtıdır.

MÖ 712 yıllarında Kızılırmak boylarına kadar uzanan Kimmerler, Ağrı’da geçici de olsa bir hakimiyet kurmuşlardır. Medler (MÖ 708 – MÖ 555) Asur Devleti’nin yıkılması ile birlikte bir yayılma sürecine girmiş, bunun sonucu olarakta Ağrı ve çevresini topraklarına katmışlardır.

Medler’in yıkılması ile birlikte Persler; Büyük İskender’in Pers Kralı lll. Darius’u MÖ 331’de yenerek Anadolu’yu ele geçirdiği zamana kadar yaklaşık iki yüzyıl kadar bölgede yaşamışlardır. Büyük İskender’in ölümü üzerine oluşan boşluktan faydalanan Ermeniler ve Gürcüler bölgeyi ele geçirmişlerdir.

Ağrı İsmi Nereden Geliyor?

Osmanl
ı döneminde Şorbulak olarak anılan ilin adı, Ermeniler zamanında Karakilise olarak değiştirilmiştir. Kazım Karabekir Paşa zamanında Karakilise ismi değiştirilerek Karaköse diye adlandırılmıştır. Nuh Tufanı ile ilgisinden dolayı Tevrat’ta adı geçen Ararat Dağı ve ülkesinin, Ağrı ve çevresinin olduğu sanılması dolayısıyla Ağrı’ya batılılar tarafından Ararat da denilmektedir. 1834 yılında bucak, 1869 yılında ilçe olan Ağrı, 1927 yılında il merkezi olmuştur. 5165m. yüksekliğiyle Türkiye’nin en büyük dağı olan Ağrı Dağı’ndan dolayı da AĞRI adını almıştı
r. 

İLÇELER:

Ağrı ilinin ilçeleri; Diyadin, Doğubayazıt, Eleşkirt, Hamur, Patnos, Taşlıçay ve Tutak’tır.

Ağrı İli Kültür ve Turizm

İlimiz ülkemizin en önemli kültür turizmi merkezlerinden biridir. Bir bakıma ilklerin şehridir. Medeniyetlerin yol güzergahında bulunması ona ayrı bir değer katmıştır. Avrupa’ nın ve ülkemizin en yüksek dağı olan Ağrı Dağı (5137 m.) başında hiç eksik olmayan halesi ile sizleri beklemektedir. Ağrı’ nın yanı başında Küçük Ağrı Dağı (3896 m.) ise küçük kardeş misali suskun durmaktadır.

Dünyanın Alaska’ dan sonra en büyük Meteor Çukuru ve onun güzergahı üzerindeki Nuh’ un Gemisi’ nin izi kültür turunuzda mutlaka görmeniz önemli iki turizm merkezidir. Osmanlının Doğuya açılan kapısı Doğubayazıt’ ta muhteşem mimarisiyle İshak Paşa Sarayı sizi büyüleyecek niteliktedir. İlk kanalizasyon ve merkezi ısıtma sistemine sahip olan sarayda bu izleri görmeden asla saraydan ayrılmayın. Çünkü muhteşem büyü karşısında bu detayları unutabilirsiniz.

İshak Paşa Sarayı’ nın hemen karşısında yer alan Urartu Kalesi ve Eski Beyazıt Camii nede mutlaka uğrayın. Camii’nin 200 m yukarısında Ahmedi Hani Türbesi ruhunuza mistik hava katacaktır.

Diyadin’ deki Meya Mağaraları ve diyadin Kaplıcaları, Eleşkirt Toprakkale ve Pirabat Höyükleri sizleri tarihin derinliklerine götürürken, otantik köy yaşamının içinde kendinizi farklı bir alemde hissedeceksiniz.

Aladağlar ve sinek yaylaları ciğerlerinize dolacak temiz hava ile sizleri bekliyor.

 

GÖRÜLMESİ GEREKEN YERLERDEN KESİTLER

Ağrı – Ağrı Dağı

KAPAK1Türkiye’nin en büyük dağı olan Ağrı Dağı jeolojik konumu ve Büyük Tufandan sonra Nuh’un gemisine ev sahipliği yapması dolayısıyla efsanevi özelliği olan bir dağdır. Kutsal kitaplarda da adı geçen Ağrı Dağının farklı dillerde bir çok ismi vardır. Başlıcaları, Ararat, Kuh – i Nuh, Cebel ül Haristir.Yükseklik 5165 m.Konumu Doğu Anadolu’da İran sınırları yakınında yükselir. (Aras-Murat Nehirleri arası)

 

 

Nuh’un Gemisinin İzi

Nuhun-Gemisinin-IziTürkiye-İran transit yoluna 3.5 km. uzaklıkta, Ağrı Dağı’nın güneyinde Telçeker ile Meşar köyleri arasında yer alan doğal bir anıttır. Bu anıt gemiye benzer bir siluettedir. Başta Amerikalı araştırmacı James Irwin olmak üzere birçok araştırmacı büyük tufandan sonra Nuh’un gemisinin buraya oturduğu yönündeki iddiaları araştırmak üzere kutsal geminin kalıntılarını bulmak için 1983 yılından itibaren çalışmalara girişmişlerdir. Kültür Bakanlığı gemi kütlesine benzeyen bu jeomorfolojik yapının “Korunması Gerekli Taşınmaz Kültür Varlığı” özelliği taşıması münasebetiyle 1987’de 3657 sayılı kararı ile burayı doğal SİT alanı ilan etmiştir.

Ağrı İshak Paşa Sarayı

SARAYDoğubayazıt ilçesinin 5 km. doğusunda, bir tepe üzerine kurulan saray İstanbul Topkapı Sarayı’ndan sonra yapılmış sarayların en ünlüsüdür.

Osmanlı İmparatorluğu’nun Lale Devri’ndeki son büyük anıt yapısıdır. 18. yüzyıl Osmanlı mimarisinin en belirgin ve seçkin örneklerinden olduğu kadar, sanat tarihi yönünden de değeri büyüktür

 

 

YÖRESEL TATLAR

ABDİGÖR KÖFTESİ

GOSTEBERG ET

SELEKELİ (SAÇ KAVURMA)

ALABALIK

BEYAZ BAL

HAŞIL;

HENGEL

ERİŞTE:

KUYMAK:

KETE:

PİŞİ(BİŞİ) ERDEK:

HASUDE:

YALANCI KÖFTE:

AYRANAŞI:

HALİSE

ÇİRİŞ KETESİ:

MURTUĞA:

 

 

KAYNAK:http://yurthaber.mynet.com/hakkinda/agri

110 YILDIR YANAN AMPULÜN SIRRI NE !

içine              ABD’de, California’nın Livermore şehri itfaiye müdürlüğünde bulunan ampul,     takıldığı 1901’den beri yanıyor. Dünyanın çeşitli yerlerinden ampulü incelemeye gelenlerin bulunduğunu belirten yetkililer, ampulün nasıl bu kadar uzun süre çalıştığı konusunda fikir sahibi değil. 

     Guinness tescilledi 
1937’de yapılan tadilat sebebiyle kullanımına bir hafta ara verilen ampulün, Thomas Edison’ın en büyük rakibi Adolphe Chailet tarafından yapıldığı ve yapımından sonra da büyük bir iş adamı tarafından  Livermore İtfaiye Müdürlüğü’ne bağışlandığı biliniyor.

   Kullanımının ilk yıllarında performans sorunları yaşadığı belirtilen 60 watt’lık ampulün, 110 yıllık ömrüne rağmen üzerinde çok hafif bir is tabakası var. 80 bin nüfuslu Livermore şehrinin simgesi haline gelen ampul, en uzun süre kullanılan ampul olarak tescil edilerek Guinness Rekorlar Kitabı’na girmeye de hak kazandı.Livermore kasabasına binlerce turist gelmesini de sağlayan ampul 110. ‘doğum gününü’ de kutladı.

SÜTTEN KIYAFETLER

SÜTE İMZA ATAN TASARIMCI ANKE DOMASKES  

Sütten “QMilch” adını verdiği bir kumaş elde etmeyi başaran 28 yaşındaki Alman modacı ve eski mikrobiyoloji öğrencisi Anke Domaske, Reuters’a tasarımcıyaptığı açıklamada, çalışmaları sonucunda ipeksi, kokusuz ve yıkanabilir bir kumaş geliştirdiğini belirtti.

Yüksek yoğunluktaki süt proteini “kazeinden” elde edilen QMilch’in tamamen doğal bileşenlerden oluşan ekolojik bir kumaş olduğunu kaydeden Domaske, kumaşın, anti-bakteriyal ve yaşlanmayı geciktirici özellikleri sayesinde sağlığa da iyi geldiğini, kan dolaşımını ve vücut ısısını düzenlediğini ifade etti.

Domaske, sahibi olduğu ve pek çok Hollywood yıldızı tarafından da tercih edilen giyim markası “Mademoiselle Chi Chi”nin, yalnızca ‘sütten kumaşın’ kullanıldığı yeni bir koleksiyonu piyasaya sürmeye hazırlandığını da söyledi.

Sütten kumaş üretme fikri 1930’lı yıllardan beri yaygın olsa da, uzmanlar şimdiye kadar pek çok kimyasalın kullanıldığı ve ekolojik olmayan kumaşlar geliştirmeyi başarmıştı. Önceki örneklerin aksine, Domanske’nin ürettiği kumaş tamamen “kazein” kullanılarak geliştirilen ilk ürün olma özelliğini taşıyor.

Bir elbise için kullanılacak toplam kumaş yaklaşık 6 litre sütten elde edilirken, maliyetinin ise 150-200 avro arasında değiştiği belirtiliyor.

‘SÜTTEN’ İŞ FİKRİ NASIL OLUŞTU?süt1

Sütten kıyafetler’ fikri aslına bir kaza sonucu ortaya çıkmış. Anke’nin babası kanser olduğundan kemoterapi tedavisi gördüğü sırada, derisinin duyarlılığı arttığında klasik sıradan kıyafetleri giyememeye başlıyor. Bu tüm kanser hastaları için genel bir problem. Anke babasına yardım edebilmek için Qmilch teknolojisi üzerinde çalışmaya başlıyor.

1 31 32 33 34 35 64