ANTALYA

Söylentilere göre İ.Ö.2. yüzyılın ortalarında Bergama Kralı Attalos’un; bana bir yeryüzü cenneti bulun; buyruğuyla kurulan ve adını kurucusundan alan Attaleia bugünün Antalya’sı Antik Pamfilya Psidya Likya Bölgelerinin kesiştiği Anadolu’nun en bereketli coğrafyasında kurulmuştur. Antalya tarihi boyunca hep kültürün sanatın mimarinin mitolojinin doruğudur. Çünkü doğasını oluşturan lacivert denizleri görkemli Torosları coşkun çağlayanları renk renk ağaçları çiçekleri ve böcekleri esin kaynağı olmuştur Antalyalı’ya.

921px-Anatolia_Ancient_Regions_base.svg

Büyük Önder Atatürk 1930 yılının ilkbaharında ilk kez gördüğü Antalya’da lacivert denizlerin ardındaki dağların anlık renk renk değişimini izlerken boşuna;”Antalya hiç şüphesiz ki Dünyanın en güzel yeridir”; dememiştir tarihin değişmezliği içinde… 19. yüzyılda bir Avustralya’lı araştırmacının benzetmesiyle Antalya; Avrupalı yazarların çizdikleri hayal ürünü güzel manzaraların belki de hayal edilemeyecek kadar güzeli ve gerçeğidir. Bugün Antalya’yı; turizmin başkenti; kılan uzun ve zorlu bir serüvenin kaynağı işte bu gerçektir. Doğal güzellikler arasında yer alan Antalya palmiyelerle sıralanmış bulvarları uluslararası ödül sahibi marinası ile Türkiye’nin en önemli turizm merkezidir. Geleneksel mimarisi ile şirin bir köşe oluşturan Kaleiçi’nde dar sokaklar ve eski ahşap evler tarihi şehir duvarlarına dayanır.

kaleici-antalya

Bergama Kralı 2. Attalos tarafından İsa’dan önce ikinci yüzyılda kurulan ve antik çağlardaki adı olan Attaleia’yı da bu kralın adından alan Antalya tarih boyunca sürekli bir yerleşim bölgesi olmuştur. Osmanlı hakimiyetinden önce şehir sırası ile Roma Bizans ve Selçuk egemenliğinde kalmıştır. 13. yüzyılda Selçuklu sultanı Alaeddin Keykubat tarafından inşa edilmiş olan Yivli Minareli Cami Antalya’nın sembolü haline gelmiştir. Kaleiçi’nde yer alan aynı döneme ait Karatay Medresesi Selçuk taş işçiliğinin kent’deki en güzel örneğini sergiler. Şehrin en önemli iki camisi 16. yüzyıldan kalma Murat Paşa Camisi ve 18. yüzyıldan kalma Tekeli Mehmet Paşa Camisi’dir. Marinanın yanında 19. yüzyılda kesme taştan doğal bir pınarın üzerine dört sütun üzerinde inşa edilmiş olan İskele Camisi yer alır.

640px-Attalos_II_Meret_Öwazov_Antalya

Hıdırlık Kulesi Milat’dan sonra ikinci yüzyılda muhtemelen deniz feneri olarak inşa edilmiştir. Kesik Minareli Cami Roma Bizans Selçuk ve Osmanlı dönemlerini yaşamış şehrin tarihinin bir özeti konumundadır. İmparator Hadrianus Milat’dan sonra 130 yılında Antalya’yı ziyaret ettiğinde onun şerefine şehir duvarlarına üç kemerli bir kapı inşa edilmiştir. Hadrianus Kapısı bugün bütün güzelliği ile hala görülebilir durumdadır. Kale kapısı meydanında saat kulesi de eski şehrin surlarının bir parçası idi. Birbirinden güzel çeşitli sub-tropikal bitkilerin süslediği Atatürk ve Karaalioğlu Parkları’ndan günün her saatinde değişen renk tonlarıyla Antalya Körfezi ile bütünleşen Bey Dağları’nın tablo gibi manzarasına doyum olmaz.

800px-Hadrianus_gate

 

Girişte yer alan küçük müze ayrıntılı bilgi vermektedir. Güney limandan Tahtalı Dağı ve çevresinin görünümü muhteşemdir. Phaselis’in rüzgarlara kapalı sakin koyları kusursuz bir dinlenme ortamı oluşturur.Antik Olimpos kenti Tahtalı Dağı’nın güneyinde yer alır. Kara yada deniz yoluyla ulaşılabilen Olimpos Vadisi’ni defne ağaçları ve zakkumlar gölgeler. Antik devirlerden günümüze kadar gelmeyi mabed kapısı tiyatro hamam ve agora gelmeyi başarmıştır; kent surları ve körfezdeki kuleler Orta Çağ’lara aittir. Olimpos’un kuzeyinde yer alan Çıralı Plajı’nın yamaçlarında yaklaşık 300 m. yükseklikte Yanartaş yer alır.

Mitolojiye göre Likya’lı Kahraman Bellerophon kanatlı atı Pegasos’un sırtında ağzından ateş püskürten canavar Kimera ile savaşmış ve onu burada öldürmüştür. Yöresel inanışa göre canavarın ağzından çıkan ateş bugün hala yanmaktadır. Kutsal alan olarak yorumlanmış olan bu yörede Romalılar ve Bizanslılardan kalma yapılar bulunur. Burada yeryüzüne çıkan doğal gaz havanın oksijeniyle birleşerek antik devirlerden beri yanmaktadır. Olimpos’un güneyinde berrak denizi ve kumlu plajları ile Çavuş Körfezi yer alır. Burada sakin denizde huzur içinde yüzebilir yada kuzey sahilindeki deniz mağaralarını keşfe çıkabilirsiniz.

Olimpos’un batısında turunçgil ağaçları ve bahçeleriyle kuşatılmış Finike Körfezi bulunur. Doğusunda kumlu sahili uzanan Finike batıda kayalık koylarla çevrilidir. Eski bir Likya şehri olan Liymra deniz kıyısından 10 km. içerdedir. Turuçova üzerinden gidilmektedir. M.Ö. dördüncü yüzyıla ait Akropolis’deki Perikles Anıtı antik sanatın eşsiz örneklerindendir. Şehir surları Likya mezarları ve Roma tiyatrosu da görülmeye değer eserler arasındadır. Turunçova’dan sonra 20 km.lik harikulade güzel panoromik dağ yoluyla Kızlar Sivrisi Dağı’nın batı yamaçlarındaki setlerde yer alan Likya’nın ünlü antik kenti olan Arikanda yer alır. Ülkemizin en güzel vadilerinden birine bakan Arikanda’nın harabeleri arasında agora tiyatro stadyum su sistemi hamam ve her yana dağılmış mezarlar sayılabilir.

Finike’nin 25 km. batısında yer alan kale eski adı ile Myra çok iyi korunmuş Roma devri tiyatrosunun yanı sıra bu tiyatroyu tepeden seyreden kaya mezarları ile tanınır. Aziz Nikolas (Noel Baba) dördüncü yüzyılda bu Akdeniz şehrinde din görevlisiydi. Çocukların denizcilerin ve yardıma muhtaç insanların koruyucusu olan Noel Baba M.S. 342 yılında burada öldü. M.S. dördüncü yüzyılda Anadolu’daki hümanist prensip ve fikirlerin oluşmasında önder olmuş ve daha sonraki yüzyıllarda batıda fikirleri giderek yayılarak saygınlaşan ve batı hümanizmine de katkıda bulunan Anadolu’lu sempatik Noel Baba bugün 20. yüzyılın dünyada en sevilen iyilik sembollerinden birisidir. Beşinci yüzyılda Noel Baba’nın lahidininde içinde bulunduğu onun adına Myra’da bir bazilika yapılır. M.S. 1042 de Bizans İmparatoru Konstantin Monomakos ve İmparatoriçe Zoe tarafından restore edilmiştir.

19. yüzyılda da Ruslar tarafından restore ettirilen yapı bugün Noel Baba Müzesi olarak düzenlenmiş olup ziyarete açıktır. Her yıl aralık ayındaki Noel Babayı anma törenleri için ve ;Güneşli Noel Tatili;ni bu antik Likya şehrinin sıcak kumsallarında geçirmek isteyen bir çok turist buraya gelmektedir.Myra’nın antik limanı olan Andriake (Dalyanağzı) Kale’nin batısında olup güneşlenmek ve yüzmek için güzel bir kumsala sahiptir.Dalyanağzı’nda deniz yoluyla yarım saatlik mesafede yer alan Kekova bölgesi aynı zamanda yörede yer alan antik şehir ve koyların genel ismidir. Kekova bölgesinin bu koyları her mevsimde doğal liman görevi üstlendiği için yatçılar el değmemiş bu sahilleri keşfetmekten ayrı bir zevk alırlar. Kekova Adası’nın kuzey sahili boyunca antik Apollonia kentinin M.Ö. dördüncü yüzyıla ait yazlık yalıları batık kent görünümünde yer yer su içinde görülebilir. Tarih içinde yörede oluşan tektonik olaylar bazı yalıların deniz seviyesinin altında kalmasına yol açmıştır. Kaleköy Kalesi (Simena) bu berrak sularda gezinen yatların sayısız koyların ve adaların kuşbakışı seyredilebileceği en iyi yerdir.

Kekova’dan batıya doğru gidildiğinde üç tarafı dağlarla çevrili sevimli Kaş ilçesine ulaşılır. Burada yerel balıkçılar işlettikleri deniz taksileriyle sizi güzel bir koya ya da kumsala götürmeye hazırdır. Kaş civarındaki serin sularda yüzüp dalmanın zevki başkadır.Kaş’ın eski adı olan Antiphellos’dan günümüze sadece Likya kaya mezarları anıt mezarlar ve tiyatrosu kalmıştır. Yine de Kaş çekiciliğinden hiçbir şey yitirmemiştir ve Türk el sanatları deri eşyalar bakır ve gümüş takılar giysiler ve el dokuma halıların satıldığı dükkanların arasında dolaşmak ayrı bir zevktir.Alışverişten sonra ister çiçeklerle bezeli sahilde gezinin ister bir palmiyenin gölgesinde serinleyin. Kaş’ın restoranları barları ve caz kulüpleri dolu dolu bir gece yaşamı sunar.

Türk mutfağından örneklerin sergilendiği açık büfe ilçeye özgü bir gelenektir. İlçeyi kuşatan dağlarda yapılacak çok şeyler olduğunu kanıtlar gibidir. Ağaçlık tepelerde yürüyüşlere çıkarak köşelere gizlenmiş köyleri ve antik harabeleri keşfedebilirsiniz. Kendisini dinç hissedenler bölgenin en yüksek noktası olan Kızlar Sivrisi Dağı’na (3086 m.) ya da ikinci yüksek noktası olan Akdağ’a (3030 m.) tırmanmayı deneyebilirler. Kalkan yolunda Kaputaş Plajı turkuaz denizi ile unutulmayacak güzellikte bir kumsal sunar.Batıya doğru yapılan kısa bir yolculuk ile şirin bir koyun etrafına yerleşmiş olan Kalkan’a ulaşır. Geleneksel beyaz renkli evleri kepenkleri ve çiçek fışkıran balkonları ile Kalkan alabildiğine huzurlu bir beldedir. Hediyelik eşya dükkanlarının sıralandığı dar sokaklar marina da son bulur.

Her sabah tekneler turistleri yakınlardaki koylara ya da kumsallara götürür. Günbatımında çatı teraslarda yemekten önce bir aperatif için bir araya gelmek yatların geliş gidişini marinadaki telaşlı faaliyeti izlemek bir gelenek gibidir. Burada da Kaş’da olduğu gibi her akşam sahil boyunca açık büfelerin yer aldığı restoranlar sıralanır. Antik Likya’nın önemli bir limanı olan Patara virajlı bir yolun sonundadır. Mitolojiye göre Güzel Sanatlar Tanrısı Apollo Patara’da doğmuştur. Tarihsel belgeler bu bölgenin Aziz Nikolas’ın da (Noel Baba) doğum yeri olduğunu ortaya koymaktadır. Arkeolojik eserler sayısız ve ilginçtir. Patara aynı zamanda kumsal severler içinde idealdir. 22 km. uzunluğundaki ince kumsalı göz alabildiğince uzanır ve her türden kum sporu için uygun bir mekan sağlar.

Antik Likya’nın başkenti olan Xanthos Patara’nın 18 km. kuzeyindeki Kınık ilçesindedir. Harpi mezarı Nereid Anıtı tiyatrosu agorası ve yazıtlı sütunu ile Xanthos Likya Roma ve Bizans dönemlerinden seçkin mimari örnekler sergiler. 6 km. ilerideki kutsal Likya şehri Letoon’da mitolojinin üç gözde tanrısı ve Anadolu’nun kutsal ailesi olan Leto Apollo ve Artemis’e atfedilmiş üç mabet ve tiyatro görülebilir.Antalya’nın doğusunda geniş verimli ovalar altın gibi parıldayan kumsallara paralel gider.

Modern tatil beldeleri ve iyi korunmuş tarihi eserler çok sayıda seçenek sağlarlar.Antik Pamfilya Bölgesi’nin önemli bir şehri olan Perge Antalya’dan 18 km. uzaklıktadır ve yapılan kazılardanErken Tunç Çağı’nda (İO 4-3 bin) iskan edildiği kanıtlanmıştır. Perge’deki arkeolojik buluntuların çoğu Roma İmparatorluk Çağına aittir. Antalya Müzesi’nde sergilenen heykeltıraşlık eserleri Perge’de ileri düzeyde bir heykeltıraşlık atelyesinin varlığına işaret etmektedir. Sergilenen Perge Heykelleri ile Antalya Müzesi dünyanın en zengin Roma Dönemi heykel koleksiyonuna sahip müzelerden biri haline gelmiştir.Perge’ye giden ziyaretçiler iki yüksek kule ile şehir kapısını bir zamanlar mozaiklerle kaplı olan ve dükkanların çevrelediği sütunlu uzun yolu geniş agorayı ve halk hamamlarını görmeden edemezler.

Hem yüzmeyi hem güneşlenmeyi hem de golf sporunu sevenler için Antalya’nın 40 km. uzağındaki modern tatil merkezi Belek kusursuz olanaklar sağlar. Belek’deki National Golf Club su sporları 18 delikli profesyonel golf sahası ve 9 delikli akademik sahası ile tatilcilere spor imkanı sağlamaktadır. Ziyaretçiler bölgede Türk mutfağının en güzel menülerini tadabilir. Akşamları açık hava diskoteklerinde eğlenebilirler. Aspendos’a giden yolun kenarında Köprü Irmağı üzerinde iyi korunmuş tarihi bir Selçuklu köprüsü görülür.

Antik devirlerden kalma en iyi korunmuş tiyatro olan Aspendos tiyatrosu 15.000 kişilik kapasitesi ile bölgenin en iyi korunmuş antik tiyatrosudur. Bugün hala çeşitli konser bale opera ve tiyatro gösterileri için kullanılmakta olan tiyatronun koridorları sahne süslemeleri ve akustiği mimarın ustalığını kanıtlamaktadır. Tiyatronun yakınında bazilika agora ve Anadolu’nun en uzun su kemerlerinin kalıntıları yer almaktadır.Antalya Alanya karayolundan Beşkonak yoluna sapıldığında Köprülü Kanyon Milli Parkı’na giden yola girilir. Virajlı yol dağdaki dereler ve yemyeşil el değmemiş ormanlar arasında ilerler. Bir sonraki virajdaki manzara her zaman için bir öncekinden daha güzel olduğu için araba yolculuğu bile yavaş olacaktır. Antalya’nın 92 km.

Manavgat Şelaleleri yüksek olmamalarına karşın kayalıklardan tüm gücüyle akan su bembeyaz köpükler saçar. Şelalalerin yakınlarında gölgelere sığınmış çay bahçeleri ve restorantlar burayı tüm günün yorgunluğundan sonra dinlenmek için ideal bir yer konumuna getirir. Bu güzel yöreyi daha iyi görebilmek için Manavgat Nehri boyunca eğlenceli bir tekne gezisi yapmakta mümkündür.

Ülkemizin en çok bilinen antik yörelerden biride Side’dir. Eski bir Liman olan Side’nin ismi nar anlamına gelmekteydi. Bugün güzel bir sahil kasabası olan Side’de antik kalıntılar güzel iklim kumlu plajlar birçok alışveriş merkezi ve modern konaklama tesisi buraya turist akımını sağlayan başlıca nedenlerdendir. Deniz manzaralı sayısız restorant kafe bar ve diskoteğin yanısıra dar sokaklar boyunca uzanan ve Türk el sanatlarından örnekler satılan çarşılar bulunmaktadır.

Sütunlu kemerler üzerine inşa edilmiş olan tiyatro yöredekiler arasında en büyük olanıdır. Diğer kalıntılar arasında agora jimnazyum deniz kıyısındaki Apollo Tapınağı çeşmeler ve nekropolis sayılabilir. Şimdi müze olan geniş Roma hamamı Türkiye’nin en güzel arkeolojik kolleksiyonlarından birine sahiptir. Side’nin doğusunda yer alan Sorgun ve Titreyen göl çam ağaçları arasında kalmış kumsalları ile ünlü tatil merkezleridir. Rahatlatıcı atmosferi sayısız konaklama tesisi ve aktiviteleri ile önemli bir yöredir. Side’nin batısında bulunan Kumköy ve Çolaklı’da önemli tarih beldeleridir.Bu beldeler hem deniz ve güneş imkanı sunar hem de tarihi mekanlara yakındır. Side’nin 15 km. kuzeydoğusunda yer alan Bucakşıhlar’da iyi bir durumda korunmuş Roma hamamı kilisesi tapınağı bir mozolesi tiyatrosu ve angorası vardır. Türkiye’de en çok ilgi çeken ve bilinen mağaralardan birisi Altınbeşik Mağarası Milli Parkı’dır. Burası Aydınkent’in 12 km. güneydoğusunda ve Manavgat’ın 55 km. kuzeyinde yer almaktadır. Göller ve enteresan kaya formasyonlarıyla travertenler ve dereler bu bölgeyi daha da güzelleştirmektedir.

Altınbeşik Mağarası Manavgat Nehri Vadisi’nin batısına düşmekte olup otantik Ürünlü Köyü’nden ulaşılabilir. Bölgede seyahat edenlerin mutlaka görmeleri gereken yerlerden birisidir.13. yüzyıldan kalma bir kervansaray olan Alarahan Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat zamanında Alarahan Irmağı’nın kıyısında inşa ettirilmiştir. Yakınlardan bir tepenin üzerinde yer alan Alara Kalesi tüm bölgeye hakimdir.

Alanya geniş plajları turistik tesisleri ve tarihi eserleriyle önemli bir tatil kentidir. Gelenleri ilk karşılayan Alanya Yarımadası’nın üzerinde bir taç gibi kurulmuş olan ve 13. yüzyıldan kalma şahane Selçuklu Kalesi olur. Çifte duvarlı ve iyi korunmuş kalenin duvarlarını 150 kule kuşatır. Dış duvarlarda bir caminin yıkıntıları bir kervansaray ve bir kapalı çarşı iç duvarlar içinde de harap olmuş bir sarnıç ve bir Bizans kilisesi yer alır. Her ne kadar Alanya’nın tarihi Roma dönemine kadar gitsede Alanya en görkemli dönemini Alaeddin Keykubat kışlık konaklama yerini ve donanma üssünü buraya taşıyınca yaşamıştır. Binalar şehrin Selçuklular döneminde taşıdığı önemi sergilemektedir.

Etkileyici kalenin yanı sıra eşi benzeri olmayan tersanesi ve anıtsal güzellikteki sekizgen Kızıl Kule’nin görülmesi gerekir.Alanya modern otel ve motellerin sayısız balık lokantaları kafe ve barlarıyla mükemmel bir tatil merkezidir. Limanı çevreleyen kafeler ve barlar akşam saatlerinde liman yolu boyunca el sanatları deri giysi mücevherat el çantaları ve yöreye özgü ilginç renklere bezeli su kabaklarının satıldığı butikler yer alır. Ağustos ayında yapılan Alanya Uluslararası Folklor Festivali’de şehre ayrı bir canlılık kazandırır.Eğer mağaraları keşfetmekten hoşlanıyorsanız Damlataş Mağarası’nı gezmeniz gerekir. Mağara yakınında Etnografya Müzesi yer almaktadır.

Tekneyle üç deniz mağarasına ulaşabilirsiniz: fosforlu kayalarıyla Fosforlu Mağara korsanların kadın esirleri tuttukları Kızlar Mağarası ve Aşıklar Mağarası. Alanya’nın 15 km. doğusunda yer alan Dim Çayı Vadisi gölgelerin serinliğinde dinlenmek içim ideal bir yerdir. Alanya’nın yaklaşık 25 km. batısında yer alan Avsallar kumsalları ile güzel bir tatil merkezidir. Alanya’dan doğuya Gazipaşa’ya doğru gidecek olursanız karşınıza mükemmel kumsallar çıkacaktır. Tarihi bir liman olan Alanya’nın 30 km. doğusundaki Aytap: Roma kalıntıları korunmuş plaj ve koyları önemli bir gezi noktasıdır.

KAYNAK:

http://www.diyadinnet.com/YararliBilgiler-624&Bilgi=antalyan%C4%B1n-tarihi-ve-tarih%C3%A7esi

Seyitgazi

ESKİŞEHİR

   Türkiye’nin bir ili ve en kalabalık yirmi beşinci şehri. 2014 yılına göre Eskişehir nüfusu 812.320’dir. Ortasından Porsuk Çayı geçen şehir, içerisinde Osmangazi Üniversitesi ve Anadolu Üniversitesi’nin bulunması nedeniyle bir öğrenci kenti görünümündedir.

   Met helvası, Nuga helvası, Haşhaşlı çörek, Kalabak suyu, Çibörek ve Lületaşı ile meşhurdur. İşlenebilir lületaşı, Türkiye’de yalnız Eskişehir’de çıkarıldığı için Eskişehir taşı olarak bilinir.[1] Türkiye’de Eskişehir ve Sivrihisar dolaylarında yetişen bir çoban köpeği olan akbaş da şehre ait önemli değerlerdendir.[2] Sanat kurumları ve tesisleri ile kültür ve sanatta gelişmiş bir şehirdir. Anadolu Üniversitesi ve büyükşehir belediyesi bünyesinde iki adet senfoni orkestrası bulunmaktadır. Ayrıca her yıl düzenlenen Uluslararası Eskişehir Festivali ile şehirde müzik, tiyatro, resim ve sinema dallarında sergiler ve gösteriler yapılmaktadır.[3]

Eskişehir günümüze kadar değişik uygarlıklar altında varlığını sürdürmüştür. Üzerinde kurulan medeniyetlerden bazıları Frigya,Bizans, Anadolu Selçukluları ve Osmanlı İmparatorluğu’dur.

SEYİTGAZİ

 

Altı bin yıllık geçmişiyle tarihe tanıklık etmiş bir kent. Eski adı  Nacolea4551873 olan bu yerleşke bugünkü ismini, Arapların İslamiyeti  Anadolu’ya yaymak üzere Bizans’a karşı verdiği mücadelelerin birinde  şehit düşen Seyyit Battal Gazi’den alır. Malatya doğumlu olan Seyyid  Battal Gazi  islamiyeti yayma amacıyla Bizans İmparatorluğu ile yapılan  Afyon savaşı sırasında hayatını kaybetmiştir. Bunun üzerine Eskişehir’ e  42 km uzaklıkta olan bölgeye türbesi inşa edilmiştir. Türbenin inşa  edildiği tepenin eteklerindeki bu ilçenin bugünkü nüfusu 14.240 ‘dır.

 

 

SARAYÖREN

 

Köyün diğer adı Alpanos’tur. Bu isim bu köyü bulan kişinin isminden wdnllnzuwxu205201422549200geldiği düşünülmektedir.Köyde oldukça fazla tarihi eser bulunmaktadır. Tarihi “Alpanos Hamamı”, höyük ve birçok değerli taş bulunmaktadır. Eskişehir – Seyitgazi yolunun 1 km içerisinde bulunmaktadır. Son dönem çalışmalarıyla köy ana yol üzerindeki bölgeye taşınmaya başlamıştır. Köyde bir ilköğretim binası bulunsa da çok eski olduğu için taşımalı eğitim kullanılıyor. Toplam 176 nüfusa sahiptir.

 

 

 

 

 

kaynak

http://tr.wikipedia.org/wiki/Eskişehir

http://www.seyitgazi.gov.tr/

http://www.yerelnet.org.tr/koyler/koy.php?koyid=246402

Deprem Nepal’in Kültürel Mirasını Tahrip Etti

Deprem Nepal’in kültürel mirasını tahrip etti

Nepal’de Cumartesi günü meydana gelen büyük deprem, KatmanduVadisi’ndeki UNESCO tarafından dünya mirası ilan edilmiş olan yedi alandan en az dördünde büyük tahribata neden oldu. Bunlardan üçünün kentin meydanları olduğu belirtiliyor.

Deprem yaşayanların anlattığına göre sadece yaklaşık bir dakika sürdü ama yüz yıllardır ayakta kalmış tarihi binalar yerle bir oldu.

Nepali Times gazetesinden Kunda Dixit BBC‘ye yaptığı açıklamada, anıtların yeniden inşa edilebilecek olmasına rağmen, meydana gelen tahribatın kültürel anlamda hesaplanamayacak bir kayıp olduğunu söyledi.

Şimdiye dek Nepal’in en iyi korunmuş eski kenti olan Bhaktapur’da evlerin yarısının yıkıldığı, tapınakların yüzde 80’inin hasar gördüğü bildiriliyor.

Yıkılan yapılar arasında bir zamanlar başkent Katmandu semalarına hükmeden Dharahara kulesi de bulunuyor. Kuleden geriye şimdi sadece tabanı ve kısa bir bölümü kaldı.

1832’de Nepal’in ilk başbakanınca yaptırılan ve Bhimsen Kulesi olarak da bilinen bu alan, 200 basamaklı merdivenle çıkılan seyir balkonundaki manzara dolayısıyla turistlerin rağbet ettiği yerler arasındaydı.

Depremden hemen sonra ortaya çıkılan fotoğraflarda, UNESCO dünya mirası alanlarından biri olan, Katmandu’nun Eski Şehir’indeki Durbar Meydanı’nın da büyük hasar gördüğü izleniyor.

UNESCO, saraylar, avlular ve tapınaklar bütününden oluşan Durbar meydanını “Katmandu’nun sosyal, dini ve kentsel odak noktası” olarak nitelendiriyor.

16. yüzyıldan kalma tapınak yıkıldı

Bhaktapur ve Patan’daki Durbar meydanlarının da depremden büyük zarar gördüğü anlaşıldı. Bhaktapur’da meydanda bulunan ana tapınağın çatısını kaybederken, 16. yüzyıldan kalma, kumtaşından yapılma duvarları ve tepeleri altın kaplamalı pagodalarıyla ünlü Vatsala Durga tapınağı depremde yıkıldı.

Patan’daki 3. yüzyıldan kalma alanda bulunan yapılar da tahribata uğradı. Swayambhunath’ta 5. yüzyılda kurulan Budist tapınakların da tahrip olduğu öğrenildi.

Deprem sonrası video kayıtlarında tarihi binalardan birinin yıkılmış ön cephesi görülüyor. Ancak büyük bir sembolik önem taşıyan Budist heykel yıkılmadı.

Bhaktapur

Boudhanath anıtı ile Pashupatinath Hindu tapınağında da tahribat olduğu haberleri alınıyor. Bütün bu tarihi yapıların onarılıp onarılamayacağı henüz belirsiz.

Tarihçi Prushottam Lochan Shrestha, “Katmandu, Bhaktapur ve Lalitpur [Patan]’daki Dünya Mirası Alanı olarak kabul edilmiş anıtların çoğunu kaybettik. Bu yapılar yeniden özgün şekillerine kavuşturulamaz.” dedi.

Bununla birlikte, bölgede 1934 yılında meydana gelen daha da büyük depremde tahrip olan aralarında Dharahara kulesinin de bulunduğu yapıların çoğu onarılabilmişti.

İZMİR/ Bergama

                                      ıı

                                                  Ben, bütün İzmir’i ve bütün İzmirlileri severim.

                                                 Güzel İzmir’in temiz kalpli insanlarının da beni    

                                                                       sevdiklerinden eminim.

                                                                              M.KEMAL ATATÜRK

 

Türkiye’nin üçüncü büyük şehri olan İzmir, çağdaş, gelişmiş, aynı zamanda işlek bir ticaret merkezidir. Cıvıl cıvıl olan alışveriş merkezinde dolaşmak oldukça keyiflidir. İzmir’in batısında nefis renkli denizi, plajları ve termal merkezleriyle Çeşme Yarımadası uzanır. Antik çağların en ünlü kentleri arasında yer alan Efes, Roma devrinde dünyanın en büyük kentlerinden biriydi. Tüm İyon kültürünün zenginliklerini bünyesinde barındıran Efes, yoğun sanatsal etkinliklerle de adını duyuruyordu.

Türkçe’de “Güzel İzmir” olarak adlandırılan İzmir, yatlar ve gemilerle çevrilmiş uzun ve dar bir körfezin başında yer almaktadır. Ilıman bir iklime sahip olup, yazında denizden gelen taze bir serinlik güneşin sıcaklığını alıp götürmektedir. Sahil boyunca palmiye ağaçları ve geniş caddeler bulunmaktadır. İzmir Limanı İstanbul’dan sonra ikinci büyük limandır. Canlı ve kozmopolit bir şehir olan İzmir Uluslararası Sanat Festivali ve Uluslararası Fuarı ile de önemli bir yer tutar.

TARİHİ

images (2)Eski İzmir kenti, körfezin kuzeydoğusunda yer alan bir yarım adacık üzerine kurulmuştur. Günümüzde Bayraklı yakınında “Tepekule” adını taşıyan eski İzmir höyüğünde, ilk yerleşim M.Ö. 3. binden başlar. Önceleri ufak bir yerleşme olan deniz kenarındaki bu höyük, M.Ö. 2. binde ilk çekirdek etrafında biraz daha büyüyüp gelişmiştir. M.Ö.2.bin yerleşmesinin Hititlerle ilişkili olduğu kazılardan anlaşılmaktadır.

M.Ö. 10. yüzyılda, Bayraklı’nın kerpiç duvarlı ve düz damlı evleriyle, bugünkü Orta Anadolu köylerinden farkı yoktur. M.Ö. 600’de Lydia, M.Ö. 5. ve 4. yüzyıllarda Pers egemenliğinde olan şehir, M.Ö. 334’de Büyük İskender tarafından alınmış, bu tarihlerden sonra Kadifekale’nin yer aldığı dağın eteklerinde gelişmeye ve büyük bir şehir durumuna gelmeye başlamıştır. Roma İmparatorluğu döneminde, M.S. 178 yılındaki yer sarsıntısında büyük hasar gören şehir, yeniden kurulmuş ve onarılmıştır. Bu dönemde büyük bir ticaret merkezi haline gelmiştir. Bizans İmparatorluğu zamanında Hristiyanlığın yayıldığı dönemde ve sonrasında önemli bir piskoposluk merkezi olmuş, M.S. 5.-6. yüzyıllarda gelişme göstermiş, ancak 7. yüzyıldaki Arap akınlarından sonraki yıllarda ise eski önemini kaybetmiştir.

1320 yılında Aydınoğlu Gazi Umur tarafından alınan şehir, 1402–1415 yılları arasında Aydınoğulları Beyliği’nin başkenti olmuş ve 1415 yılında I. Mehmet Çelebi tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştır.

 

COĞRAFYA

İzmir, Türkiye’nin üçüncü büyük kentidir. İzmir, Ege kıyı bölgesinin tipik bir örneği gibidir. Kuzeyde Madra Dağları, güneyde Kuşadası Körfezi, batıda Çeşme Yarımadası’nın Tekne Burnu, doğuda ise Aydın, Manisa il sınırları ile çevrilmiş İzmir, batıda kendi adıyla anılan körfezle kucaklaşır.

İzmir ili içinde Ege Bölgesi’nin önemli akarsularından olan Gediz Nehri’nin aşağı çığırı ile Küçük Menderes Nehri bulunur. Girintili ve çıkıntılı kıyı bandı doğal olarak sayısız güzellikte koy ve plajların oluşumu ile sonuçlanır. Gümüldür, Özdere, Foça, Karaburun, Çeşme sahil ve plajları İzmir için büyük bir turistik önem taşımaktadır. Öte yandan aynı doğal yapı, birçok balıkçı barınağının veya yat yanaşma yerlerinin oluşmasına neden olmuştur. Bu özellikleriyle İzmir doğal bir turizm ve liman kentidir.

Akdeniz iklim bölgesinde yetişen geniş, sert ve iğne yapraklı, sürekli yeşil kalan, kuraklığa dayanıklı ağaç ve çalılar, yaygın doğal bitki örtüsünü oluşturur.

Akdeniz iklim kuşağında kalan İzmir’de yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı geçmektedir. İl bazında yıllık ortalama sıcaklık, kıyı kesimlerde 14-18 ºC arasında değişmektedir. Yıllık ortalama deniz suyu sıcaklığı 18.5ºC’dir.

 

TURİZM

indir (1)

Kemeraltı Çarşısı, Mezarlıkbaşı semtinden itibaren deniz cephesini içine alan bir kavis çizerek Konak Alanına ulaşır. Günümüzde de Kemeraltı Çarşısı İzmir’in en önemli alışveriş merkezidir. Eskinin gizemli tonoz ve kubbeli dükkanlarının yanı sıra, modern iş merkezleri, mağazaları, sinemaları ve kafeteryaları ile her türlü alışverişe hitap edebilen bir site görünümündedir. Bu çarşıda geleneksel Türk el sanatlarından seramikler, çini panolar, ahşap ürünleri, tombaklar, halı ve kilimler, deri ürünlerinin her çeşidini bulmak mümkündür. Musevi işadamı Nesim Levi tarafından Mithatpaşa’nın üst kısmına çıkmak isteyenlere kolaylık sağlaması için yaptırılan asansör, günümüzde İzmir’in prestij noktalarından birisi olmuştur. Estetik değerlerin ön planda olduğu binaya 1928 yılında yapılan düzenleme Asansör’ü sosyal ihtiyaçları karşılayan bir merkez haline getirmiştir. 1930’lu yıllarda tiyatro sahnesi, sinema salonu, gazinosu ve fotoğrafçısı bulunan Asansör binası, İzmir’in vazgeçilmezlerinden birisi olarak kabul edilmektedir. Tarihi Asansör 1992 yılında, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından günün şartlarına uygun bir şekilde restore edilerek kültür kompleksi halini almıştır. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce yeniden düzenlenen teleferik tesisleri doyumsuz manzarasıyla gelenleri büyülemektedir. Spor ve doğa severler için geniş imkanlar sunulan tesislerde, yamaç paraşütü ve özel tırmanma şeritleri ile sporseverler heyecanlı anlar yaşayabilirler. Kültürpark, İzmir’in kent içinde yeşilin en yoğun olduğu alanlarından biridir. Hayvanat Bahçesi ile, Akdeniz’in tipik palmiye ağaçları ve yeşil bitki örtüsüyle, spor ve eğlence tesisleriyle İzmirlilerin başlıca rekreasyon alanıdır. Kültürpark içinde, 1936 yılından beri her yıl Ağustos ayının sonunda Uluslararası İzmir Fuarı açılmaktadır. İzmir’de farklı bir yeşil ortam Ege Üniversitesi Botanik Bahçesi’dir. Burası ülkemizin en yetkin ve uluslararası nitelikteki tek botanik bahçesidir. Bahçe yapay koşullarda, tropik bölgelerden Alp Dağlarına kadar çok geniş bir coğrafyaya ait pek çok bitki türünü barındırmaktadır. Yaklaşık üç bin bitki çeşidi mevcuttur. Arbeterum’da yüzlerce ağaç ve çalı türü yetiştirilmektedir. Ayrıca kurutulmuş bitki örneklerinin korunduğu ve üzerinde bilimsel araştırmaların yapıldığı bir Herbaryum merkezide yer  almaktadır.

 

SANAT, KÜLTÜR VE EĞLENCE

İzmir kozmopolit ve kültür şehri olarak ün yapmıştır. İzmir Kültür Merkezi opera, bale ve müzik konserlerine sık sık ev sahipliği yapar. Her yıl Ağustos ayında açılan İzmir Uluslararası Fuar’ı bir eğlence ve endüstri sergisidir. Efes harabelerinin en güzel yapılarından biri olan tiyatro, oldukça sağlam kalmış ve restorasyonla da bugün Efes festivali gibi şenliklerde rahatlıkla kullanılmaktadır.

 

İZMİR’DEN NE SATIN ALINIR

indir (2)İzmir’in en yoğun alışveriş trafiğine sahne olan sokakları, Anafartalar Caddesi’nin sağında ve solunda bulunan ve hala yüzyıl öncesinin atmosferini: kepenklerinin kıvrımlarında, kapı eşiklerinde, basık tavanlarında ve eski kiremitlerde taşıyan Kemeraltı sokaklarıdır. Eski görüntü, tamamen olmasa da, hala işportacıların bağrışmaları, bakırcılar çarşısının kendisine has sesleri, Şadırvan Camii yanındaki Sebil’in şırıltısı, Kestane pazarındaki balıkçıların ıslak önlükleriyle bağrışmaları, Kemeraltı’nın pek değişmediğini gösteren belirtilerdir.

Urgancılar çarşısı, Kuyumcular çarşısı, Basmacılar, Ayakkabıcılar; hepsi de hala işlerini sürdürmektedirler. Bunların yanı sıra: en iyi ve modern alışveriş merkezleri, Alsancak’taki Kordon boyunda, Karşıyaka ve Cumhuriyet caddesinde bulunuyor.

İzmir’de, en önemli alışveriş merkezi olan Kemeraltı’na komşu, Çankaya ve oradan da seçkin butik ve mağazaların bulunduğu Alsancak’a ulaşıp alışveriş yapabilirsiniz. Karşıyaka’da da aynı olanakları bulmanız mümkün. Ama: bence, alışveriş yapmasanız da, kesinlikle “Kemeraltı” bölgesine girmelisiniz. Zaten, buraya girdiğinizde, tekstil olarak o kadar ucuz ki, inanamayıp, mutlaka birşeyler satın alacaksınız.

 

İZMİR NOT DEFTERİ

Egeli olmaya çalışın: Özellikle İstanbul’dan geldikten sonra kısa bir adaptasyon sürecine ihtiyaç var, şehir sakin akıyor. Büyük şehir olmasına ve oldukça kalabalık olmasına rağmen insanlar sakin, yavaş, tatlı tatlı. Böyle daha bi’ tadını çıkarıyorlarmış gibi, gevşeyin ve onlara ayak uydurun.
Kordonda çiğdem: Bunu yapmayanı döverler herhalde. Hem kordon hem de devamı sayabileceğimiz İzmir Körfezi’nin içini kapsayan tüm alanlarda deniz kenarında pineklemek, takılmak çok zevkli. Böyle bir büyük şehir deliliğinde denizi bu kadar iyi kullanabildikleri için yakın tarihimizdeki tüm İzmirliler’e teşekkür ederiz. Alın elinize biranızı ya da satıcılardan çayınızı kahvenizi, rahat rahat çimlere yayılıp takılın. Arada koşabilir, bisiklet binebilir ya da canınız ne istiyorsa onu yapabilirsiniz. Rahat olun. Kiralık bisikletler pek bulunmuyor, erken saatte bakmakta fayda var.
İlk gidişte bozuk para gerekli:İzmir’in akıllı kent bileti uygulaması Kent Kart var, 5 TL’ye çeşitli yerlerden alınabiliyor ancak hem havalimanı hem de otogarda sıklıkla bulunması sorun oluyor. Jeton uygulaması da olmadığı için birilerinden ricacı olacağız mecbur. Bunun için bozukluk şart. (Kişi başı tek biniş 2 TL)
Kent kart alın: 5 TL’ye iadesiz olarak aldığınız kart işe yarayan bir şey, çünkü çoğu yerde sık kullanabileceğimiz bir toplu taşıma ağı var. Her şey 2 TL, ilk basıştan sonra 5’inci aktarmaya kadar ücretsiz. Taksi de kısa ve orta mesafede makul.
Yemek beklentiniz kısıtlı olsun:Özellikle il merkezinde öyle ahım şahım bir yöresel yemek kalmamış. Elbette birçok Ege lezzeti var ancak beklentiniz düşük olursa çok daha fazla keyif alırsınız.

Gece kendinizi Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ne bırakın: İzmir’de gezilecek yerler notlarımızda detaylı yazıyor, buranın eğlencesi güzel, enerjisi yüksek bir bölge. Tadını çıkarın.

Şehir munchies cenneti: Gece yemeği ve atıştırmalık üzerine şahane alternatifler var, detaylı notlarımızda yer alan bu lezzetler için midede yer bırakın. Hele içki sonrası bir sürü seçenek yollara seriliyor.
İzmir merkezde hapsolmayın:Şehir merkezi çok güzel, hele hele takılmak hatta üniversite okumak ya da birkaç yıllığına işe gelmek için, ancak turist olarak imkanlar kısıtlı. 2 günden fazlası için il merkezine hapsolmayıp kolaylıkla gidilen ilçeleri gezin. Şahane deneyimler var ve çok yakın.  

BERGAMA

Buram buram tarih kokan sokakları, tertemiz havası, yüzyıllara meydan okuyan eserleri ve doğal güzellikleri ile dikkat çeken Bergama, kartpostalları andıran bir güzelliğe sahiptir.

Dünyaca ünlü tarihi eserlere ev sahipliği yapan Bergama, İzmir‘in şirinlikte sınır tanımayan bir ilçesidir. Buram buram tarih kokan sokakları, tertemiz havası, yüzyıllara meydan okuyan eserleri ve doğal güzellikleri ile dikkat çeken Bergama, kartpostalları andıran bir güzelliğe sahiptir. Tarih ile günümüz iç içe geçmiştir burada ve telaşa, koşturmaya yer yoktur. Sizde koşturmacayı, kalabalığı bir kenara bırakıp sakin bir tatil geçirmek ve tarihe kısa bir yolculuk yapmak istiyorsanız doğru adrestesiniz.

 

BERGAMA BÖLGESİNDE, ANTİK KAZILARIN BAŞLAMASI VE SÜRECİ

bergamaBergama bölgesindeki kazılar: 1878 yılında başlar. Alman-Berlin Müze Müdürü Dr. A.Conze: arkeolog C. Human ile birlikte bölgeyi inceler. Bulunan eserler: Berlin Antiktepe Müzesine götürülür. 1883-1885 yılları arasındaki kazılarda ise, Roma imparatoru Trayan’ın yaptırdığı teras
üzerindeki tapınak, tiyatro ve agora kazılır. Bu arada: araştırmacı C. Human tarafından, Zeus sunağının mimari parçaları, Berlin’e götürülür. Her ne kadar Osmanlı hükümetinden bunların çalınması pardon götürülmesi için izin alındığı iddia edilse ve belgelense de, bugün yani günümüzde, medeni kültür anlayışı, bu tür eserlerin ait oldukları yere iadesini gerektirmektedir.

1900-1913 yılları arasında Akropol’de yapılan kazılar sırasında, bugünkü Alman Kazıevi yanındaki bir depo: müze olarak kullanılır. Bu depo, o yıllardaki, Türkiye’de ilk arkeolojik eser depolarından biri olması açısından önemlidir. Evet, I. Dünya savaşı başlayınca, ara verilen kazılara,
1927 yılında yeniden başlanır. Bu defa, Asklepion’da ortaya çıkarılır. Kazı bölgesinden çıkarılan eserler çoğalınca, yeni bir müze binasına gereksinim duyulur. Türk-Alman işbirliğiyle gerçekleşmesi planlanan yeni müze için, eski bir mezarlık olan, bugünkü yeri uygun bulunur. Mimarlar Bronu Meyer ve Harold Hanson tarafından planlanan müze binasının yapımına 1922 yılında başlanır ve 1934 yılında tamamlanarak, müze ziyarete açılır.

BERGAMA’DA, TARİHTE YAŞANAN İLKLER:

ASYA’NIN İLK ÜTÜPHANESİ VE PAPİRÜS YERİNE, PARŞÖMEN KULLANILMASI

O dönemlerde, dünyanın iki büyük kütüphanesi bulunuyordu. Bunlardan, İskenderiye kütüphanesi 500 bin kitap kapasiteli, Pergamon
kütüphanesi ise 200 bin yazma eser kapasitelidir. Mısırlılar, kendi kütüphanelerinden daha büyük olacak kaygısıyla, kitapların üzerine yazıldığı ve yalnızca Mısır’da bulunan papirüs ihracatını durdururlar. Bunun üzerine, Pergamon kralı II. Eumenes, çok sinirlenir ve bilim adamlarını toplayarak, papirüs’ün yerine geçebilecek bir şey bulmalarını ister. Sonuçta: çözüm olarak, yazıların işlenmesi için kurutulmuş hayvan derisi kullanılmaya başlanır. Buna da “Bergama kağıdı” ismi verilir. Bu kelimenin, batı literatüründeki ismi ise “Parşömen” dir. Papirüs yuvarlanmış kağıt şeklinde olduğundan her defasında açıp kapatmak sorun olurken, parşömen sayesinde yaprakları üst üste koyup ciltlemek mümkün olur hale gelmiştir.

HASTANE

Bergama’da bulunan Asklepion, MÖ.4. yüzyıldan kalma, tarihte ilk büyük hastanedir. Girişinde yazılmış olan “Ölüm buraya giremez” cümlesi
ilginçtir. Hasta insanlara verilen psikolojik destek açısından muhteşem bir düşüncedir. Tarihi süreçte: ilk kez, telkinle tedavi yani psikoterapi burada uygulanmıştır. Müzik, tiyatro, spor, güneş ve çamur kullanılarak yapılan ilk doğal tedavi de burada uygulanmıştır. Ayrıca: doğal ilaçların kullanıldığı, farmakolojik tedavi de burada ilk kez uygulanmıştır. İlk afyon modeli ilaç, yani uyuşturucu, evet, o da ilk olarak burada kullanılmıştır. Yılanın tarihte ilk kez tıp ve ezacılık simgesi olarak kullanımı da, burada gündeme gelmiştir.

 

DİĞER ÖZELLİKLER

Tarihte, 4 tiyatrosu olan ve en dik tiyatrosu olan şehirdir. Kentin: imar yasası, çarşı-pazar yasası bulunmaktadır. Tarihte ilk grev ve toplu sözleşme: MÖ.248 yılında, Bergama kralı I. Eumenes ile paralı askerleri arasında burada yapılmıştır. İlk meslek sendikaları ve sendika
konfederasyonları, Bergama şehrinde kurulmuştur. Tarihte: ilk-orta-lise olmak üzere, ilk kez, üç dereceli eğitim, yine bu şehirde uygulanmıştır. İlk ve en büyük sunak, yine bu şehirde yapılmıştır. Hıristiyanların ilk büyük kiliselerinden biri, yani yedi kiliseden biri, bu şehirde yapılmıştır. Bunların yanında: Yunan işgalini ilk kıran yer, 15 Haziran 1919 tarihinde, Bergamalılardır. Kendi tarihi sürecimizde, ilk festival düzenleyen yer, 1937 yılı “Bergama Kermesi” ile yine Bergama olmuştur.

Evet, Bergama gerçekten ilginç ve tarihi süreçte önemli bir yerdir. Tarihi süreçte, aynı dönemde, Ege kıyılarında, birçok kent devlet var iken, Bergama çok büyük bir uygarlığın kurulduğu ve geniş bir çevreye hükmeden konuma geldiği bir yer olarak önemlidir. Günümüzdeki Antalya şehrinin dahi, Bergama krallığı tarafından kurulduğu bilinmektedir.

 

BERGAMA’DA NE YENİR

Bergama bölgesinin en ünlü yerel lezzetlerinin başında: çağırtma gelir. İnce ve uzun patlıcanlar ile yapılır. Merkezdeki birçok restoranda bulabilirsiniz. Bir de köfte var. Özel bir tadı olan köfteyi de denemilisiniz.

 

BERGAMA’DAN NE SATIN ALINIR

kılımBergama’da dokumacılık oldukça gelişmiş durumdadır. Özellikle: kilimler, çok güzeldir. Gömleklik kumaş, çarşaf, ince ve pamuklu dokumalar, seccade, yünden heybeler, kilim ve halı, Bergama’dan hediyelik veya kendi adınıza satın alabileceğiniz objelerdir. Beğeninize hitap edecek birçok çeşitleri var.

Bunların yanında: Bergama çayı boyunca “dabak” dükkanları görebilirsiniz. Tabakçılık, burada babadan oğla aktarılan bir sanattır. Bu arada: Bergama’ya gelmişken, severseniz, tulum peyniri ve lokma da satın alabilirsiniz.

KAYNAKÇA: http://www.gezi-yorum.net/izmir/

                         http://www.gezi-yorum.net/izmir-bergama/

BURSA – ORHANGAZİ

bursa-yatırım-teşvik-belgesi

BURSA’NIN TARİHİ

Uygarlıklar beşiği Anadolu’nun cennet köşelerinden Bursa ve çevresi, çok eski çağlardan beri yerleşimlere sahne olmuştur. Bölgede eski yerleşim alanlarının yarattığı uygarlıkların günümüzden 7 bin yıl öncesine gittiği, Ilıpınar Höyüğü kazılarında ortaya çıkmıştır. Höyükte yapılan kazılar sonucunda, MÖ. 5200 yıl öncesine dek inen bir yerleşim alanı bulunmuştur.

Bursa’nın 7 km. kuzeyinde Demirtaş nahiyesinin 2,5 km. güneyinde, 90 m. çevresi 5 m. yüksekliği olan “Demirtaş Höyüğü” yer almaktadır. Bu höyükte genellikle elde, az miktarda da çarkta yapılmış kâse, küp ve testilere ait seramik parçaları bulunmaktadır. Bunlar erken bronz çağdan kalmış olup MÖ. 2500’lü yıllara tarihlenir.

Kentin 14 km batısında, Çayırköyü’nün 1 km güneybatısındaki “Çayırköy Höyüğü’nün” boyutları da Demirtaş Höyüğü ile aynıdır. Burada bulunan seramik parçalarında gri, kırmızı, kahverengi ve siyah renkler hakimdir. Bulunan seramik parçalarının önemli kısmı elde, çok azı ise çarkta yapılmıştır. Höyüğün en eski buluntusu MÖ. 2700 yılına aittir.

MÖ. 3. yüzyılda Bithynialılar ve Prusiaslılar tarafından kurulan kentin ilk adı “Prusa” idi. Yazılı kaynaklarda “Bitinya” olarak da geçen Bursa ve çevresinin en eski yerleşimleri İznik Gölü çevresindedir. Sadece İznik Gölü çevresinde, taş devirlerinde kurulduğu anlaşılan yedi önemli höyük bulunmaktadır. Bunlardan Orhangazi yakınlarındaki Ilıpınar ve onun 750 m. kadar doğusundaki Hacılartepe Höyüğü, Orhangazi-İznik yolunun Yeniköy altı mevkiinde Tepecik Höyüğü, İznik Gölü’nün doğusunda ise Körüstan, Üyücek Tepe, Höyücek ve Karadin höyükleri bulunmaktadır.

İnegöl kent merkezinde, Cumatepe höyüğü ile 3 km doğusunda bulunan Doğutepe Akhisar höyükleriyle Yenişehir Babasultan Höyüğü tarih öncesi devirlere ait yerleşimleri işaret etmektedir. Demirtaş Köyü Höyüğü ile M. Kemalpaşa’nın Dorak Köyü ile Tahtalı Köyü’ndeki kalıntılar, Bursa bölgesinin en az beş bin yıllık önemli bir uygarlık alanı olduğuna işaret etmektedir.

Prousa (Bursa)’nın kuruluşu

Bursa bölgesi, MÖ. 4. yüzyılda Bithynia devleti kurulana dek çeşitli kolonilerin ve ülkelerin egemenliğinde yaşamıştı. Ünlü Herodot Tarihi’ne göre, o tarihte Bursa ve civarında var olan tek kent Cius/Gemlik’tir. Cius kentinin kuruluşu MÖ. 12. yüzyıla kadar uzanır. Apamea/Mudanya kentinin ise, MÖ. 10. yüzyılda kurulduğu sanılmaktadır. Uluabat Gölü’nün üzerinde bir adada bulunan Apollonia/Gölyazı’nın ise, MÖ. 6. yüzyıldan daha önce kurulduğu sanılmaktadır.

Krezus/Kroisos (MÖ. 561-546) döneminde Lidyalıların egemenliğine giren Bursa bölgesi daha sonra, Pers/İran egemenliğiyle tanışmıştı. Bursa bölgesi, bu savaşlar sırasında çok tahrip oldu. Dedalses, İranlara karşı savaşarak Bursa bölgesinde bağımsız bir Bithynia Devleti kurdu. Dedalses’in oğlu Botiras ve onun oğlu Bas/Byas (MÖ. 378-328) Bithynia krallığının ilk kralı sayılmaktadır.

MÖ. 2. yüzyılda M.Kemalpaşa yakınlarındaki Melde Tepesi’nde antik Miletopolis, 356 yılında Orhangazi’de Basilinopolis, Sölöz köyünde Pythopolis, Yenişehir’de Otroia, Orhaneli’de Adriani, Karacabey’de Kremastis, Eşkel’de Daskylium, Çekirge’de Plai, Kurşunlu’da Brillos, İznik’te Nicaea antik kentleri kurulmuştu.

Bursa’nın kent statüsüne yükselip çevresinin surlarla çevrilmesi, Bithynia kralı I. Prusias (MÖ. 232-192) döneminde gerçekleşmişti. Kartaca kralı Hannibal, Roma imparatoru ile yaptığı savaşı kaybedince, askerleriyle birlikte I. Prusias’a sığınmış. Hannibal, I. Prusias tarafından büyük itibar görmesi üzerine, onun onuruna Bursa kentini kurmuş. Kente bu nedenle Prusa adı verilmiştir. Şehir merkezine yakın ilk yerleşimin kesin bulguları M.Ö. 2500 – 2700 yıllarını göstermektedir.

Antik kaynaklarca bugünkü Bursa’nın kurucusu olarak bilinen I. Prusias’ın imparatorluğu zamanında Uludağ Bursa’sı (Prusa ad Olympium) adını alan şehirden o döneme ait mermerden bir kadın heykeli ve ostotek bulunmuştur.

İmparator Justinianus (527-565) zamanında Pythia’da (Çekirge’de) yeni hamamlar yaptırılmıştır. 1935 yılında Hisar içinde tonozlu odalar bulunmuştur. Hisar içinde, Yer Kapı’da bulunmuş erken Bizans devrine ait taban mozaiği, önemli arkeolojik kalıntılardandır. Tophane’de Bizans döneminden bir şapel ve manastıra ait mozaikler bulunmaktadır.

Prusa (Bursa) 1204-1261 yılları arasında Nikaia’ya (İznik)’e bağlı sönük bir tekfurluk olarak yaşamını sürdürdü.

MÖ. 74 yılında Roma’ya bağlanan Bithynia krallığı, uzun yıllar Roma egemenliğinde kaldı. Önce Romalıların, sonra da Bizanslıların bir ili olarak varlığını sürdüren Bursa ve civarı Osmanlı Beyliği döneminde dahi yabancı kaynaklarca Bithynia Beyliği veya Krallığı olarak anılmıştır.

Bugün ülkemizin en zengin Bizans devri mezar stelleri ve çeşitli mimari eser parçaları, seramikler, sikkeler Bursa Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmektedir.

Bursa, Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk 200 yıllık döneminde diğer kentlere göre büyük gelişmeler göstermiş, birçok mimari yapı ile süslenmiş; devrinin tanınmış medreseleri ile bilim aleminin merkezi olmuştur. I. Murad zamanından başlayan Hüdavendigar Külliyesi, I. Beyazid’ın yaptırdığı Yıldırım Külliyesi, I. Mehmed (Çelebi) döneminde başlayıp II. Murad zamanında tamamlanan Yeşil Külliye Bursa’nın mekânsal gelişimini etkileyen ve bugün de ayakta duran büyük komplekslerdir.

Bursa kimin şehri?

Bursa ve civarına önceleri Bithynia denilmekteydi. Uludağ’ın güneyi ile batısı ise Mysia adıyla anılmaktaydı. Bursa bölgesinde yaşayan Bithynialılar, Thrak kökenliydi. Asya ile Avrupa’nın geçiş yeri üzerinde bulunduğundan, çok farklı halklar da bölgeye yerleşmişti.

Bithyn’lerden önce bölgede Bebryk’ler oturmuştu. Sonra da Mysi’ler gelmişti. Bithyn’ler, Thrak örf ve adetlerine bağlı oldukları için çoğu kez Asya Thrak’ları olarak anılmıştır. Kullandıkları dilin ise Thrakça olduğu belgelerden anlaşılıyor. Ancak, Yunan kolonilerinin etkisi ile Bithynia halkı da yavaş yavaş Yunanlaşmıştı. Bithyn’lerden önce, bölgede Bebryk, doğuda ise Mygdon dili konuşuluyordu. Batıda ise Mysia dili konuşulmaktaydı.

Bizanslıların 12. yüzyılda Bursa ve civarına çok sayıda Sırp ve Bulgar’ı iskân ettiği bilinmektedir. Osmanlılar bu bölgeye geldiklerinde, Bursa ve çevresinde çok değişik etnik gruplardan olmak üzere, Ortodoks Hıristiyanları bulmuştu.

Ayrıca şu gerçeği de ifade etmek gerekir ki, Osmanlılar Bursa’yı aldıklarında kent sadece hisar içinden ibaretti. Orhan Gazi şehri hisarın dışına çıkararak, surlar dışında bugünkü Bursa’nın çekirdeğini oluşturan yeni bir şehir kurmuştur. Okul, hastane, köprü, aşevleri, kervansaraylar, hamamlar gibi kamu yapıları inşa edilmiş ve bunların çevrelerinde konut alanları yaratılarak bir yerleşme geleneği başlatılmak suretiyle bugünkü “Yeşil Bursa”nın temelleri atılmıştır.

Bursa’nın fethi

Osman Bey 1308 yılında Bizans tekfurlarının birleşmiş ordularını Dimboz/Erdoğan köyü yakınlarında perişan edince, Bursa önlerine gelmişti. Bu tarihten sonra Bursa’yı kuşatarak gözlemek amacıyla biri Kükürtlü Hamamı karşısında, Ak Timur’u komutasında, diğeri eski Mollaarap Okulu yerinde, Balaban Bey komutasında iki kule yaptırmıştı. Bursa’nın arkasını güvenlik altına almak için 1325 yılında Orhaneli Kalesi fethedilince tekfur çaresiz kaldı. 6 Nisan

1326 tarihinde Bursa’yı Orhan Bey’e teslim etti. Böylece Bursa, bir bakıma kılıçla değil, “vire” olarak anılan biçimde teslim yoluyla Türklerin eline geçmiş oldu.

O dönemlerde top ve tüfek olmadığından kaleleri düşürmek için kullanılan en önemli savaş taktiği kaleleri kuleler vasıtasıyla gözetim altına tutarak giriş ve çıkışı engellemekti.  Böylece kale halkını aç bırakarak, suyunu keserek kentler kan dökmeden ele geçiriliyordu. Bursa’nın ele geçirilmesinde de “vire” denilen bu metot uygulanmış, aç ve susuz kalan halk tekfura karşı ayaklanmış ve şehir kan dökülmeden Osmanlılara teslim edilmişti.

Atatürk ve Bursa

Atatürk, milli mücadelenin merkezi olan Ankara’yı başkent yaptı ama Bursa’yı da çok sever ve ilgi gösterirdi. Nitekim Atatürk’ün en çok ziyaret ettiği illerin başında Bursa gelir. Atatürk, 1922 yılından ölümüne kadar Bursa’ya 18 kez gelmiştir.

Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nın hemen ertesinde, 17 Ekim 1922 tarihinde Bursa’ya ilk ziyaretini yapmıştı. Bu gezisi sırasında yaptığı konuşmasında Atatürk: “Artık ordularımızın yaptığı savaş bitti. Şimdi eğitim ve ekonomik alanda bir savaşa hazırlanıyoruz” demişti.

31 Ağustos – 11 Eylül 1924 tarihlerindeki üçüncü gelişinde ise Atatürk artık cumhurbaşkanıdır. Bursa’nın kurtuluş törenlerinde yaptığı konuşmada şunları söylemiştir: “Devrimlerimiz, Türkiye’nin yüzyıllar için mutluluğunu yüklenmiştir. Bize düşen, onu anlatmak ve değerlendirerek çalışmaktır”.

Atatürk, yapacağı her devrim öncesinde mutlaka Anadolu’yu gezer, nabız yoklardı. Bu gezilerine de Bursa’dan başlardı. Yine Harf Devrimi öncesinde, 27 Ağustos 1928 tarihinde Bursa’ya gelmişti.

26 Mart 1937 tarihindeki gelişinde ise Bursa gençlerine bir söylev vermişti: “Yorulmadan beni izleyeceğinizi söylüyorsunuz. Fakat arkadaşlar, benim sizden istediğim, yorulduğunuz zaman dahi, durmadan yürümek, dinlenmeden beni takip etmektir. Sizler, yani yeni Türkiye’nin genç evlatları, yorulsanız dahi beni izleyeceksiniz. Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler asla yorulmazlar.”

Atatürk, en renkli gezisini de aramızdan ayrıldığı yıl, 1 Şubat 1938 tarihinde Bursa’ya yapmıştı. Uzun süredir hasta olan Atatürk, Bursa’da dans etti, eğlendi. Adeta son baharını yaşadı Bursa’da… Atatürk kendisi için Bursa Belediye salonunda verilen baloda öylesine neşelendi ki, orkestrayı durdurup zeybek çaldırdı. Salonun ortasına geçip zeybek oynadı. Bursa, Atatürk Türkiye’si ile aydınlandı. Bütün Türkiye gibi Bursa ve Bursalılar da ona çok şey borçlu. Bütün Türkiye gibi Bursalılar da onu asla unutmayacak…

orhangazi

ORHAN GAZI DÖNEMI

Osman Bey’in, yigit ve bahadir oglu Orhan Gazi, Osmanli tahtina geçip oturdugu zaman, ne yaptigini ve ne yapmasi gerektigini iyi bilen bir kimse idi. Gazi, Sucau’d-dünya ve’d-din, Ihtiyaru’d-din ve Seyfu’d-din gibi ünvanlara sahip olan Orhan, babasinin suurlu politikasini devrine ve yerine göre hem kiliç, hem de ideoloji sahasinda devam ettirmek kararinda idi.

Dedesi Ertugrul Gazi’nin vefat ettigi 680 (1281-1282) senesinde dünyaya gelen Orhan Bey’i, 1324 yilindan itibaren hükümdar kabul etmek mümkündür. Tahta cülûsu esnasinda bir sehzadesi dünyaya gelen Orhan Bey’in bu ogluna, kutlu ve mübarek olmasi için “Murad” adi verilir.

Tahti, kardesine teklif edip ondan feragat edebilecegini söyleyecek kadar özverili bir kimse olan Orhan’in bu teklifi, Alaeddin Ali tarafindan geri çevrilir. Zira Alaeddin Ali, tahtin kendisine daha layik oldugunu, bu sebeple onun bey, kendisinin de ona yardimci olarak kalmasini istemisti.

Çevresindeki ulema, gazi ve silah arkadaslari tarafindan oy birligi ile reislige getirilen Orhan, Sükrullah’in ifadesine göre güzel yüzlü, begenilir özlü ve herkese karsi eli açik cömert birisi idi. “Savas gününde de sanki Sâm veya Nerimandi. Okundan kaza, kilicindan ölüm ders alirdi. Mü’mine rahmet, kâfire zahmetti.” Gerek siyaset, gerekse savasta tükenmeyen bir enerji ve ustaliga sahip bir hükümdardi. Gerçekten, babasi gibi güçlü ve büyük bir hükümdar oldugunu isbatlayan Orhan, tahta çikar çikmaz topraklarini genisletmek ve tebeasinin varligini çogaltmak için fetihlere basladi. Aslinda, onun askerî yeteneklerinin üstünlügünü gören babasi, daha ölümünden önce onun kendi yerine geçmesini istemisti. Bununla beraber o, yine de tahti kardesine teklif etmekten çekinmemisti.

Osmanli Devleti’nin kurulus yillarinda zeka, cesaret, güvenirlilik ve taktikleri uygulama bakimindan fevkalade bir sahsiyet olan Orhan Bey’in özellikleri (hilye, fizikî yapi) hakkinda su bilgiler verilmektedir: Bursa kalesinin fatihi Ebu’l-guzat Sultan Orhan, uzunboylu, ak benizli, ela gözlü, koç burunlu, genis gögüslü, iri yapili, heybetli ve vakur bir padisah idi. Ancak yumusak huylu olup kimseyi incitmez, kimsenin hatirini kirmazdi. Güler yüzlü, tatli sözlü idi. Bünyesi kuvvetli, sakal ve biyigi sik olup parlakti. Sag kulaginin altinda bir ben vardi ki, bu bir güzellik alâmeti olarak kabul ediliyordu.

Babasinin kendisine 16.000 km2 olarak biraktigi yeni beyligin basina geçtigi zaman, beyliginin yayilip gelisecegi çevrede irili ufakli bir çok devlet vardi. Gerçekten bu dönemde Anadolu’da Karaman, Germiyan, Saruhan, Aydin, Karasi, Mentese, Çandarogullari gibi Türk beyliklerinden baska Amasra’da Cenevizliler, Trabzon’da Komnenoslar, Marmara ve Ege’de Bizanslilar, Ak Deniz adalarinda Cenevizliler ile Venedikliler bulunuyordu.

Tarihî olay ve bunlardan bahs eden kaynaklarin belirttigine göre bu yeni devletin siyasî anlayis ve hareketinde, Müslüman Türk beyliklerinden önce, Türk ve Müslüman olmayan unsurlarin tasfiye edilme isteginin agirlik kazandigi anlasilmaktadir.

1324 Subat’indan baslayip 1362 Mart’ina kadar devam eden Orhan Bey’in idaresi, 38 yil sürmüstür. Tarihin bu zaman dilimi, fetih ve idarî müesseselerin kurulup yerlestirilmesi ile geçer. Devletin, Ilhanlilarin etkisinden çikarak tamamen bagimsiz hale gelmesi de yine bu hükümdar döneminde olmustur. dinamik, faal ve cesur bir kuvvetin basinda, mahirâne bir strateji takib ederek çevresindekilerle münasebetlerini devam ettirip gelistiren Orhan Gazi, ileride de görülecegi gibi bu iliskilerinde hasimlarina karsi bile âdil davranan, onlarin kisiliklerini rencide etmeyen ve kisilik haklarina riayet eden bir davranis içinde olmustur.

 ORHAN GAZI DONEMI FETIHLERI

Babasinin, kendisine biraktigi vatan topragini dinamik ve faal kadrosu ile kisa zamanda birkaç katina çikaran Orhan Bey, fetih hareketlerine daha babasi hayatta iken baslamisti. 1320 yilindan itibaren faal siyasî hayattan çekildigi anlasilan Osman Bey’in yerini, oglu Orhan’in aldigi görülmektedi

YERYÜZÜ CENNETİ ANTALYA VE KUZEY YILDIZI DÖŞEMEALTI İLÇESİ

Antalya Genel Bilgiler

        çüantalya3Y 20.723 km²

 1.789.295 (2007)
Bu nüfusun 1.127.634’ü il ve ilçe merkezlerinde, 661.661’i köylerde yaşamaktadır.
: Antalya ili, Türkiye’nin güneyinde, merkezi Akdeniz kıyısında olan bir turizm merkezidir. Kuzeyinde; Burdur, Isparta, Konya, doğusunda; Karaman, Mersin, batısında; Muğla illeri vardır. Güneyi, Akdeniz ile çevrelenmiştir. Türk Riviera’sı Antalya kıyılarının uzunluğu 630 km’yi bulur.

Tarihçe: II. Attalos tarafından kurulmuştur. Bergama Krallığı’nın sona ermesiyle (M.Ö. 133) bir süre bağımsız kalan kent, daha sonra korsanların eline geçmiştir. M.Ö. 77’de Komutan Servilius Isauricus tarafından Roma topraklarına katılmıştır. M.Ö. 67’de Pompeius’un donanmasına üs olmuştur. M.S. 130’da Hadrianus’un Attaleia’yı ziyaret etmesi şehrin gelişmesini sağlamıştır. Bizans egemenliği sırasında piskoposluk merkezi olan ismi görülen Attaleia, Türklerin eline geçtikten sonra büyük bir gelişme göstermiştir. Modern şehir, antik yerleşmenin üzerine kurulduğundan, Antalya’da antik çağ kalıntılarına çok az rastlanmaktadır. Görülebilen kalıntıların ilki, eski liman olarak nitelenen liman mendireğinin bir kısmı ve limanı çevreleyen surdur. Surların park dışındaki kısmında restorasyonu yapılan Hadrian Kapısı Antalya’nın en güzel antik eserlerinden biridir.

Antalya şehri ve çevresine antik çağda, “çok verimli” anlamına gelen Pamphylia, Batı kesimine ise Lykia denirdi. Milattan önce VIII. yüzyıldan itibaren buraya Ege denizinin Batı kıyılarından göçenler; Aspendos ve Side gibi şehirleri kurmuşlardır. II. yüzyıl ortalarında hüküm süren Bergama Kralı II. Attalos, Side’yi kuşatmıştı. Antalya’nın yaklaşık 75 km. doğusundaki Side’yi alamayan kral, şimdiki il merkezinin olduğu yere gelerek bir şehir kurdu. Buraya onun adı verilerek Attaleia dendi. Zaman içinde Atalia, Adalya diyenler oldu. Antalya, onun adından gelmektedir.

Yapılan arKeolojik kazılarda Antalya ve bölgesinde, günümüzden 40 bin yıl önce insanların yaşadığı ispat edilmiştir. Milattan önce 2000 yılından bu yana bölge, sırasıyla;  Hitit, Pamphylia, Lykia, Kilikya gibi kent devletlerinin ve Pers, Büyük İskender ile onun devamı sayılan Antigonos, Ptolemais, Selevkos, Bergama Krallığı’nın idaresine girmiştir. Daha sonra Roma Devleti, hüküm sürmüştür. Antalya’nın antik çağdaki adı Pamphylia idi ve burada kurulan şehirler bilhassa II. ve III. yüzyılda altın çağını yaşadı. V. yüzyıla doğru da eski ihtişamını kaybetti.

Yöre Doğu Roma ya da Türkiye’de tanınan adıyla Bizanslıların hâkimiyeti altındayken, 1207’de Selçuklular tarafından Türk topraklarına katıldı. Anadolu Beylikleri devrinde ise Teke Aşiretinin bir kolu olan Hamitoğulları’nın egemenliğine girdi. Teke Türkmenleri, Türklerin eski yurdu bugünkü Türkmenistan’da da nüfus olarak en büyük boylardan biridir. XI. yüzyılda bir kısmı buraya gelmiştir. Bugün Antalya’nın kuzeyi ile Isparta ve Burdur’un bir kısmı olan Göller Bölgesinin, bir adı da Teke yöresidir. Osmanlılar zamanında Anadolu eyaletine bağlı Teke sancağının merkezi, şimdiki Antalya il merkeziydi. O yıllarda buraya Teke sancağı denirdi. İlin şimdiki adı ise aslında antik çağdaki adının biraz değişmiş şeklidir ve Cumhuriyet döneminde verilmiştir.
XVII. yüzyılın ikinci yarısında Antalya’ya gelen ünlü Osmanlı seyyahı Evliya Çelebi,  kale içinde dört mahalle ve üç bin ev, kale dışında 24 mahallesi olduğunu belirtir.  Şehrin çarşısı ise kale dışındaymış.  Evliya Çelebi’ye göre limanı, 200 parçalık gemi alacak büyüklüktedir. İdarî bakımdan Konya’ya bağlı Teke Sancağı’nın merkezi olan Antalya, Osmanlı imparatorluğunun son yıllarında bağımsız sancak haline getirildi.

Kaleiçi ; büyük bir bölümü yıkılmış ve yok olmuş at nalı şeklinde içten ve dıştan surlarla çevrilidir. Surlar, Helenistik, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı devirleri ortak eseridir. Surların 80 burcu vardır. Surların içinde kiremit çatılı 3.000 kadar ev bulunmaktadır. Evlerin karakteristik yapıları Antalya’nın sadece mimari tarihi hakkında fikir vermekle kalmaz, aynı zamanda bölgedeki yaşam tarzını, gelenek ve görenekleri en iyi şekilde yansıtır. 1972 yılında Antalya iç limanı ve Kaleiçi semti, özgün dokusu nedeniyle “Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu” tarafından “SİT bölgesi” olarak koruma altına alınmıştır. Turizm Bakanlığı’na “Antalya- Kaleiçi Kompleksi” restorasyon çalışmasından dolayı, 28 Nisan 1984’de FİJET (Uluslararası Turizm Yazarları Birliği) tarafından Altın Elma Turizm Oskarı ödülü verilmiştir. Günümüzde Kaleiçi otelleri, pansiyonları, restoranları ve barları ile eğlence merkezi haline gelmiştir.

Eski Antalya Evleri    : Yazların çok sıcak ve kışların ılık geçtiği Antalya’da eski evlerin yapımında soğuktan çok, güneşi önlemeye ve serinlik sağlamaya önem verilmiştir. Gölgeli taşlıklar ve avlular hava akımını kolaylaştıran özelliklerdir. Depo ve hol görevi yapan girişi ile üç kat üzerine kurulmuştur.

Yivli Minare: Antalya’nın ilk Türk yapısıdır. Merkezde liman yakınındadır. Üzerindeki yazıta göre Anadolu Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykubat’ın yönetimi zamanında (1219-1236) inşa edilmiştir. Tuğla ile örülen gövdesi, sekiz yarım silindirden oluşur. Bu minarenin bitişiğinde bir cami varsa da yıkılmış olmalıdır. Çünkü Minarenin yanındaki Cami daha geç devre, 1372 yılına aittir. Bir Türk Beyliği olan Hamitoğulları zamanında, Tavaşi Balaban adlı bir mimar tarafından yapılmıştır.

Ulu Cami: Kesik Minare adıyla da bilinir. Aslında bir Bazilika olarak V. yüzyılda inşa edilmiştir. İlk eserden çok az bölüm ayakta kalmış, Bizans döneminde değişikliklere uğramıştır. Eser, Osmanlılar zamanında tamir görmüş, bir kısmı Mevlevihane olarak kullanılmış, sonra cami olarak hizmete açılmıştır.

Karİl merkezindeki önemli Türk İslâm yapılarından olup XIII. yüzyıl ortasında inşa edilmiştir. 20. yüzyıl başlarına kadar ulaşım at ve develerle sağlanır, ticaret malları da bu hayvanlarla nakledilirdi. Kervanlar yollarda, “Han” ve kervansaraylarda konaklardı. İşte Evdir Han da bunlardan biridir. Antalya’dan kuzeye giden yol üstündedir. Bugünkü Antalya-Korkuteli kara yolunun 1 km. doğusunda ve il merkezine 18 km. uzaklıktadır. En fazla dikkati çeken kısmı sivri kemerli portalıdır. XIII. yüzyılın başlarında yapılmış bir Selçuklu eseridir.

     Antalya – Afyon eski yolundaki ikinci durak yeri Kırkgöz Han’dır. Kırkgöz Han Antalya’ya 30 km. uzaklıkta bulunan Kırkgöz’de,  Pınarbaşı mevkiindedir. Çok sağlam bir durumdadır.Antalya il merkezinin yaklaşık 10 km. kuzeydoğusundaki bu şelâle, şehri simgeleyen tabiat güzelliklerindendir. 20 metre yükseklikten dökülür. Ana kaynağı Kırkgöz mevkisidir. Aşağı Düden Şelâlesi ise Lâra Plajı yolundadır.  Kent merkezinin güneydoğusunda, 40 metre yükseklikteki falezlerden denize dökülür. Antalya’nın simgeleşmiş tabiat güzelliklerindendir. İl merkezinin doğusundaki Alanya yolunun 24. km’sindeki sapaktan Isparta yoluna girildikten 7 km. sonra ulaşılabilir.  Bu tabiat harikası da en çok ziyaret edilen yerlerden biridir. Şelâle bir masal diyarından çıkıp gelmiş gibidir. Yemyeşil derin bir vadinin içindedir. Bütün çevresi yaklaşık yarım saatlik bir yürüyüşle gezilebilir. Yer yer gölcüklerin oluştuğu sularda çok sayıda balık yaşamaktadır. Aynı zamanda zengin faunası ile dikkat çeker. Düden, Kurşunlu ve Manavgat Şelâleleri, birçok Türk filminde mekân olarak kullanılmıştır. Hepsine de otobüsle rahatlıkla gidilebilir.

        Antalya il merkezinin 10 km. kadar doğusundaki doğa harikası Lara Plajı ile Antalya merkezinin batı kıyısındaki Konyaaltı Plajı şehrin en güzel kıyılarıdır.

      Antalya 18 km doğusunda, Aksu Bucağı yakınındadır. Kilikya – Pisidia ticaret yolunun üstünde yer aldığı için önemli bir Pamphylia şehridir. Kuruluşu diğer Pamphylia şehirleriyle aynı zamana rastlar (Milattan Önce VII yüzyıl). Perge, Hıristiyanlar için önemli bir kent idi.  Aziz Paulos ve Barnabas, Perge’ye gelmiştir. Magna Plancia gibi kimi zenginler buraya önemli anıtlar kazandırmışlardır. İlk kazıların 1946 yılında İstanbul Üniversitesi tarafından başlatıldığı Perge’de; Tiyatro, Stadyum, Sütunlu Cadde, Agora’dan oluşan şehir kalıntıları bulunmuştur.

       Antalya’nın 27 km. kuzeybatısında, Yağcılar sınırları içindeki Karain Mağarasında bulunan kalıntılar Paleolitik, Mezolitik, Neolitik ve bronz çağlarına aittir. Bu mağara, görülmesi gereken yerlerdendir.
Antalya-Burdur otoyolunun 48. kilometresinde, sola dönülen bir sapaktan 1 km. içerdedir. Bir dağın yamacında kurulmuş olup, hamamları, kaya mezarları açısından görülmeye değerdir. Ariassos kentine girilen vadinin başlangıcında kentin en görkemli kalıntısı olan giriş kapısı yükselir. Roma devrinden kalma bu anıt, 3 kemerli ve dolayısıyla 3 girişli olduğu için, yöre halkınca “Üç kapı” diye anılır. Kentin şaşırtıcı bir özelliği, dörtte üçünün, olağanüstü gösterişli anıtsal mezarlar olan nekropolis kalıntısı olmasıdır.
HayAntalya ve çevresinde, asırlardır süzülen iki hayat tarzının da mirası vardır. Türkler buraya ilk geldiklerinde yerleşik düzene hemen uymuşlar; köy, kasaba ve şehirler kurmuşlardır. Nüfusun bir kesimi ise Türklerin Anadolu’ya gelmesinden önce olduğu gibi konargöçer hayatı sürdürmüştür. Yarı yerleşik demek olan bu hayat tarzına göre, birbirine akraba en az 15–20 aile, bazen de yüzlerle ifade edilen sayıdaki aileler; kıl çadırlarda yaşar, yazın dağlara çıkar, kışın ise kışlak denen sıcak ovalara inerlerdi. Deve, koyun gibi hayvanları yetiştirir bunlardan ürettikleri ürünleri, yerleşik halkın ürünleriyle değişerek ya da satarak geçinirlerdi. Et, süt, yağ üretirler, kıl çadır ve doğal kökboyalı kilim dokurlardı. Kışlaklarda dar alanlara tahıl, sebze ekenler bile olurdu. Hatta Osmanlı ordusuna at yetiştiren büyük konargöçer grupları (aşiret, oymak) vardı.

     Bugün Avrupa’nın en önemli müzelerini süsleyen Türk kilimleri, bu insanların el emeği göz nurudur. Günümüzdeki halk müziği kültürünün çok büyük bir kısmı konargöçerlerden mirastır. Karacaoğlan, Dadaloğlu gibi Türk halk şiiri ve müziğinin en büyük ozanları, bu kültürün temsilcileridir. Eskiden beri kırsal kesimdeki köylerde yerleşik hayatı sürdürenler kendilerini, “yerli, köylü” gibi tabirlerle nitelerken, Yörüklerin topluca yerleştiği bir köye gitseniz “Burası Yörük köyü” derler Türkiye’nin hemen her tarafında bu tür nitelemeleri duyabilirsiniz. Ancak insanlar eskilere uzanan bu hayat farkını bu şekilde vurgulasa da, hepsi aynı köke sahiptir ve Türk’tür. Aslı birbirlerine farklı gözle bakmazlar ve bunu bir zenginlik olarak görürler.
Bugün Türkiye, çağdaş modern hayata en iyi uyum sağlayan, teknolojiyi en iyi şekilde kullanan ülkelerden biridir. Ama hem nostaljik hem de kültürel değeri olan, binlerce yıldır devam eden hayatı sürdüren, birkaç küçük konargöçer grubu kalmıştır günümüzde. Sayıları da birkaç yüz kişiyi geçmez. Hazin bir biçimde, o hayat tarzından sadece develer kalmıştır. Yolunuz düşerse yaz aylarında Belek, Manavgat ve Alanya’da süslenmiş, çanlı çıngırdaklı turist taşıyan develer görürsünüz. İşte o günlerden hatıradır bu develer. Ayrıca Kemer’de ve Antalya Kumluca yolunda yine yerli yabancı turistlere hizmet veren Yörük çadırları görürsünüz. Yarı müze görünümündeki bu çadırlarda Yörüklere has ayran ve gözleme yiyebilirsiniz. Antalya’nın yerli halkı bugün bile imkân bulduğunda yazın Gömbe, Sütleğen, Alanya gibi yaylalara çıkar. Bu gelenek, atalarından kalan bir hatıradır. Alanya gibi bazı ilçelerde kışın Toros dağlarında kuyularda saklanan karların, Ağustos ayında dağdan indirilerek ilçe merkezine getirildiğini, şerbet haline getirilerek seyyar satıcılar tarafından satıldığını görürsünüz. Bu da yine Yörüklerin eski geleneklerinden sadece biridir.

YerYörüklerin beslenme tarzının temelini, hayvancılık ve buğdaydan elde edilen besinler belirler. Kıyı şeridinde az da olsa yaş sebze üretilmesine karşın iç bölgelere gidildikçe buğday ve kuru sebze ağırlık kazanır. Antalya’da dünya mutfaklarının tamamına turistik otel ve lokantalarında bulmak mümkündür. Ama yöreye has yerel yemekler şunlardır: Saç kavurması, Tandır kebabı, Kölle (buğday, fasulye, nohut ve bakla haşlaması), Domates civesi, Hibeş, Arapaşı

İ   Akdeniz ikliminin hâkim olduğu Antalya’da, kışlar ılıman ve yağışlı, yazlar ise sıcak ve kurak geçer. Karayolu, havayolu ve denizyolu ile ulaşım sağlanmaktadır. Antalya havalimanı uluslararası hava trafiğine açıktır.

Kaynak:Profösör Dr.İbrahim Atilla Acar’ın ‘Dünya Şehri Antalya’ makal                        

Döşemealtı, 2008 yılında kurulan Antalya ilinin merkez ilçelerinden biridir. Antalya’nın kuzeyinde yer alır. El dokuması halılarıyla ünlüdür. Nüfusu 44.000’dir. 14 mahallesi 4 beldesi 14 köyü vardır.

Tarih

Adını Düden Şelalesi‘ni besleyen Kırkgöz Gölü‘nden alarak 1934 yılındaKorkuteli Kızılcadağ ve çevre köylerinden gelen aileler ve daha sonra zamanın Antalya Valisi Haşim İşcan tarafından 60 adet iskân evi yaptırılmış ve bu konutlara Kıbrıs’tan gelen 60 Türk vatandaşı aile yerleştirilmesiyle Kırkgöz Yeniköy adında bir köy kurulmuştur. Bölgede göçebe olarak yaşayan Yörüklerin de yerleşik düzene geçmesiyle genişleyen bir köy olmuştur. Antalya’ya 20 km uzaklıkta olup, Antalya –Burdur karayolu üzerindedir.

Antik çağda Pamfilya kentleri ile Pisidia kentlerinin birbirine bağlayan yollardan birisi olan Derbent boğazındaki döşeme taş yolundan almıştır. Bizans, Selçuklu, Osmanlı dönemlerinde de işlevini sürdürmüş olan döşeme yol yakın zamana kadar Yörükler tarafından göç yolu olarak kullanılmıştır. Döşeme taşlardan oluşan bu yol döşemealtı platosuna adını vermiş olup 4 m genişliğindedir. Bu nedenle yöre halkı“ döşeme” yolun geçtiği boğazı “döşeme boğazı”, yolun altında kalan düzlüğü de; “ Döşemealtı” olarak adlandırmıştır.

Kırkgöz Yeniköy kurulmazdan önce Osmanlı zamanında bölgede yaşayan Karabayırlı, Nebilerli, Karamanlı, Yeni Osmanlı yörükleri küçük köyler ve obalar oluşturmuşlardır. Bu köyler ve obalara döşeme antik yolun alt kesiminde yer alması nedeniyle Döşemealtı köyleri denilmektedir.

1970’li yıllarda Yeniköy Nahiye Müdürlüğü olması nedeni ile Kepez üstünde bulunan; Duacı, Kirişçiler, Kevşirler, Başköy, Odabaşı, Selimiye, Dereli, Çıplaklı, Kızıllı, Ekşili, Karaveliler, Killik, Camili, Ahırtaş, Bıyıklı, Kömürcüler, Yağca, Çığlık, Nebiler, Yukarı Karaman (Şimdi Düzlerçamı), Yeşilbayır, Dağbeli, Bademağacı köyleri Yeniköy nahiyesine bağlanmıştır.

1973 yılında Dağbeli ve Bademağacı’nda Belediye teşkilatları kurulmuştur.

Kırkgöz-Yeniköy 17 Aralık 1977 tarihinde 2.711 nüfusa ulaşarak belediye teşkilatı kurmuş Yeleşim alanının ismi Yeniköy olmasına rağmen belediyenin ismi “Döşemealtı Belediyesi” olarak tescil edilmiştir.

Döşemealtı’nda bulunan köylerinden olan Yeşilbayır’ da, 1994 yılında nüfusu 2000 in üzerine çıkması sonucu Yeşilbayır Belediyesi kurulmuştur. 1999 yılında ise yine Döşemealtı köyü olan Yukarıkaraman ve Nebiler Köylerinin birleşmesi sonucu Düzlerçamı Belediyesi, Çığlık Köyünde ise ÇIĞLIK BELEDİYESİ kurulmuştur.

2005 yılında Antalya Büyükşehir Belediyesi’ nin sınırları genişlemesi sonucu, Döşemealtı’nda bulunan Döşemealtı Belediyesi, Yeşilbayır, Düzlerçamı Belediyesi, Çığlık Belediyesi Büyükşehir sınırlarına Alt Kademe Belde Belediyesi olarak katılmışlardır. Aynı tarihte Çıplaklı Köy Tüzel Kişiliği sona ermesiyle Döşemealtı Belediyesi’ne mahalle olarak katılmıştır.

5747 Sayılı Büyükşehir Belediyesi Sınırları İçerisinde İlçe Kurulması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 06.03.2008 tarihinde yürürlüğe girmesiyle birlikte Düzlerçamı, Yeşilbayır ve Çığlık ilk kademe belediyelerinin tüzel kişilikleri kaldırılarak mahalleleri ile birlikte Döşemealtı İlk Kademe Belediyesine katılmıştır. Döşemealtı merkez olmak ve ekli (4) sayılı listede adları yazılı köyler bağlanmak üzere Antalya İlinde Döşemealtı, ilçesi kurulmuştur.

Döşemealtı İlçesine bağlı Beldeler; Dağbeli, Bademağacı, Ekşili ve Karaveliler. Döşemealtı İlçesine bağlı Köyler; Ahırtaş,, Akkoç, Aşağıoba, Bıyıklı, Camili, Dereli, Ilıca, Karataş, Kevşirler, Killik, Kovanlık, Kömürcüler, Selimiye, Yağca. Döşemealtı İlçe Merkezi Mahalleleri; Altınkale Mah, Yeşilbayır Mah, Ayanlar Mah, Aydınlar Mah, Orta Mahalle, Çığlık Mah, Düzlerçamı Mah, Karaman Mah, Nebiler Mah, Yalınlı Mah, Çıplaklı Mah, Tomalar Mah, Bahçeyaka Mah, Yeniköy Mah.

Kaynak:Döşemealtı Belediyesi resmi wep sayfası

DÜNYANIN YENİ YEDİ HARİKASI

Dünyanın Yeni Yedi Harikası, İsviçre’de bir organizasyon tarafından cep telefonu ve internet aracılığıyla yapılan bir oylama sonucunda, Dünyanın Yedi Harikası’na alternatif olarak seçilmiş ve 7 Temmuz 2007 tarihinde açıklanmıştır. Unesco ise bu seçimi, oy kullananların şahsi görüşlerini yansıttığı gerekçesiyle desteklemediğini ve klâsik Dünyanın Yedi Harikası listesinin korunmaya ve benimsenmeye devam edileceğini açıklamıştır.

İsviçre merkezli New7Wonders Vakfı’nın, dünyanın yeni 7 harikasını belirlemek için başlattığı yarışmaya aralarında Ayasofya’nın da bulunduğu 21 finalist eser katıldı. Dünyanın dört bir yanından yaklaşık 100 milyon kişi cep telefonu ve Yeni Yedi Harika adlı internet sitesinde 6 yıl boyunca oy kullanarak dünyanın yeni 7 harikasını seçti. Cep telefonu ve internet oylarıyla belirlenen dünyanın yeni 7 harikası, Portekiz‘in başkenti Lizbon’da ilan edildi. Dünyanın Yeni 7 Harikası; Ürdün’deki Petra Antik Kenti, Çin Seddi, Brezilya’daki Kurtarıcı İsa Heykeli, Peru’daki Machu Picchu Antik Kenti, Meksika’daki Chichen Itza Piramidi, İtalya’nın Roma kentindeki Kolezyum ve Hindistan’daki Tac Mahal anıt mezarı şeklinde sıralandı.

New_7_Wonders_Top_20.svg

1)Chichén Itzá

Chichen Itza (ya da okunuşuyla Çiçen İtza), Meksika’nın Yucatan  Yarımadası’nda, Valladolid ve Mérida arasında yer alan, Kristof Kolomb öncesi dönemde kurulmuş bir İtza maya kentidir. Muhtemelen bir dönem Yucatan’ın dini merkezi olmuştur. Günümüzde Meksika’nın en çok ziyaret edilen ikinci arkeolojik sit alanıdır. Chichen-Itza’daki El Castillo (kale) adıyla tanınan Kukulkan (Kukuul Kaan) piramidinin yüksekliği üst platforma nazaran 24 m’dir.

1024px-El_Castillo_Stitch_2008_Edit_2

2)Kurtarıcı İsa Heykeli

Kurtarıcı İsa (Portekizce: Cristo Redentor),Brezilya’nın Rio de Janeiro şehrinde Corcovado Dağı üzerinde yer alan ve şehrin sembollerinden biri olan İsa heykelidir.
Dağın aşağı kısmında Tijuca Milli Parkı’nda bulunur.Corcovado 710 m yükseklikte olup, muhteşem bir şehir manzarası sunar.

Heykelin yapımı 1922’de o dönemde ülkenin başkenti olan Rio de Janeiro’da Brezilyanın kuruluşunun 100. yılı şerefine başlatılmış ve 12 Ekim 1931’de resmi törenle açılmıştır. 30 m boyundaki devasa heykel 8 m yükseklikteki bir kaide üzerinde durur ve 1.145 ton ağırlığındadır. Yalnızca başı 3,75 m yüksekliğinde olup 30 ton gelir. Açılmış kollarının genişliği 30 m tutar. İnşaat malzemesi olarak beton, üzerinde katman olarak da sabun taşı (talk da denir) kullanılmıştır. Bugün yılda 1 milyon kadar turist anıtı ziyaret eder.

640px-Cristo_Redentor_-_Rio_de_Janeiro,_Brasil

3)Çin Seddi

Çin Seddi, Çin’in kuzeybatısı boyunca uzanan, Dünyanın en uzun savunma duvarıdır. Kalıntıları Po Hay körfezinde deniz kıyısında başlar. Pekin’in kuzeyinden geçerek batıya yönelir ve Huang-Ho nehrini ikiye bölerek güneybatıya uzanır.Gobi Çölü’nün güneyinden batıya yönelerek devam eder.

Çin seddinin temeli 20’den fazla ayrı ayrı krallık tarafından atılmıştı. Chu, Qi, Yan, Wei, Han, Zhao, Qin Krallıkları birbirinden korumak için sınırlarında ilk setler inşa ettiler. Qin,Zhao,Yan kralıkları ise XiongNu, DongHu, LinHu, Hiung-nu’ların saldırılarını durdurmak ve ülkenin kuzey sınırlarını koruma amacıyla da inşa ettiler. Çin’in ilk İmparatoru Qin Shi  Huang, burayı boydan boya aşılmaz bir savunma duvarıyla kapatmaya karar verdi. Bu devasa inşaata girişmekteki amacı konusunda tarihçiler farklı görüşler öne sürmüşlerdir. Bunlardan bazıları:

  • Ülkenin sınırlarını başta Hiung-nu olmak üzere kuzeyden Çin’e karşı Moğol ve Türk boylarının saldırısına karşı savunmak.
  • Uzun savaşlar sonunda yıktığı beyliklerin esir düşen yöneticilerini sürgün ve ağır işe sürerek cezalandırmak.
  • Ülkeden kaçışları önlemek.
  • Ülkenin tek yönetim altında birleştiğini içeriye ve dışarıya göstermek.

Seddin yıkılmış olan kısımlarıyla birlikte uzunluğu 6000 km bulur. Bugün ayakta duran kısım Ming Hanedanı devrinden kalan 2.500 kilometrelik settir. Ancak asıl inşaat, M. Ö. 221 ile M. S. 608 yılları arasında yapılmıştır. Genellikle duvarın yüksekliği 4-6 metre, taban kalınlığı 7 metre ve üst kalınlığı ise 6 metre civarındadır. Kalın olan yerlerin üzerinde atlar ve arabalar gidebilmektedir. Kalın duvarlar boyunca siperlik ve okçu delikleri vardır. 200 metrede bir gözetleme kulesi veya kale ve 9 kilometrede bir fener kulesi bulunur. Duvar üzerinde yer yer saray ve tapınaklara da rastlanır. Bazı yerlerde setler, kademeli savunmaya olanak verecek şekilde birkaç sıra halinde yapılmıştır.

640px-Greatwall_large

4)Machu Picchu

And Dağları’nın bir dağının zirvesinde, 2.360 m yükseklikte, Urumbaba Vadisi üzerinde kurulmuş olup Peru’nun Cusco şehrine 88 km mesafededir. Şehir, İnkalı bir hükümdar olan Pachadutec Yupanqui tarafından 1450 yılları civarında inşa ettirilmiştir. İspanyol istilacılar 1532 yılında buraları işgal ederken sık dağlar arasında kalmış bu şehir, istilacılar tarafından fark edilmemiş ve bu sayede zarar görmemiştir. Machu Picchu 200’den fazla merdiven sistemiyle birbirine bağlı olan taş yapıdan oluşur. Şehrin 3000 basamağı bugün hâӀâ gayet iyi durumdadır.

Şehirde içinde 100’den fazla insan iskeletinin bulunduğu 50 adetin üzerinde mezar keşfedilmiştir (ilk başlarda bunların %80i kadın olduğu sanılmış, ama sonraki incelemelerde eşit dağılım olduğu tespit edilmiştir). Bu keşfe istinaden şehrin, İnkalar’ın yetiştirme ve disiplin yeri olduğu teorisi geliştirilmiş. Ancak zamanımızda bu teori geçerliliğini yitirmiş durumdadır. Daha çok bugün kabul gören teori, şehrin 700’den fazla İnka asil ve din adamına ev sahipliği yapmış olduğudur.

Machu Picchu Güney Amerika’nın en çok turist çeken yerlerinden biridir. Her gün günlük 2000 kişi ziyaret eder. UNESCO harabelerin zarar görmememesi için bu sayının en fazla 800 olmasını talep etmektedir.

640px-Peru_Machu_Picchu_Sunrise

5)Petra

Ürdün’ün Lut Gölü ile Akabe Körfezi arasındaki toprakları üzerinde yer alan antik kenttir.
MÖ 400 ile MS 106 yılları arasında Nebatiler’e başkentlik yapmıştır. Roma İmparatorluğu tarafından işgal edilene kadar başkent olarak varlığını sürdürmüştür. 400 yıllarından sonra deprem ve ekonomik sıkıntılardan dolayı kent gözden düşmüş ve zaman içinde unutulmuştur. Petra’nın ilk yapım amacı tarihçiler tarafından bulunamamıştı. Ancak yapılan son araştırmalarda Petra’daki El-Khazneh’nin (El-Hazne) altında gizli gömülü bir bölüm olduğu ve bu bölümün kral mezarları olduğu araştırmalar sonucunda kesinleşmiştir.
1812 yılında İsviçreli gezgin Johann Burckhardt tarafından kent tekrar bulunmuştur. 6 Aralık 1985 tarihinde UNESCO tarafından Dünya Kültürel Mirası listesine dahil edilmiştir. Peru’da yer alan Machu Picchu ile kardeş şehirdir.

640px-Petra_Jordan_BW_21

6)Kolezyum

İtalya’nın başkenti Roma’da bulunan Flavianus Amfitiyatro olarak da bilinen Kolezyum bir arenadır. Usta bir komutan olan Vespasianus tarafından MS 72 yılında yapımına başlandı ve MS 80 yılında Titus döneminde tamamlandı. Daha sonraki değişiklikler Domitian hükümdarlığı zamanında yapılmıştır.

 İmparatorlar burada Roma halkını eğlendirmek için ve biraz da kendi eğlenceleri için gladyatör dövüşleri düzenlerdi. Bunlardan başka pek çok halk gösterileri, taklit deniz savaşları, hayvan avcılığı, infazlar, meşhur savaşların yeniden canlandırılması, klasik mitolojiye dayanan dramalar olurdu. Kolezyum daha sonra barınma yeri, iş dükkânları, dini kışlalar, istiham, taş ocağı, Hıristiyan türbesi olarak çeşitli amaçlarla kullanıldı. Asıl adı Arena iken, sonradan, girişteki heykelin adını aldı. 

Günümüzde depremden dolayı harap vaziyette olmasına ve taşlarının çalınmasına rağmen Kolezyum, Roma İmparatorluğu’nun uzun zamandan beri ikonik sembolü olarak görülür. Bugün modern Roma’nın en çok turist çeken yerlerinden biridir.

Ayrıca Roma Katolik Kilisesi ile yakın bağlantıya sahiptir. Paskalya öncesi Cuma günü Papa amfitiyatroda fener alayı düzenler.

 

Kolezyum’un resmi de İtalya’da basılan 5 sent/euro bozuk parasının arkasına basılmıştır.

7)Tac Mahal

Tac Mahal, Babür İmparatorluğu 5. hükümdarı Şah Cihan  (1593-1666) tarafından, o zamanki imparatorluğun başkenti olan Hindistan’ın Agra şehrinde, Jumna (Yamuna) Nehri’nin kıyısında yaptırılmıştır.
Bir isyanı bastırmak için ordularıyla Burhanpur’a giden Şah Cihan’a, dokuz aylık hamile olmasına rağmen her zamanki gibi eşi Mümtaz Mahal (Ercümend Banu Begüm) de eşlik etmişti. Mümtaz Mahal, 14. çocuklarını doğurduktan sonra kanama sebebiyle öldü. Şah Cihan, eşinin ölümünden sonra 2 yıl yas tuttu. Artık devlet işlerine ilgisini kaybeden hükümdar, teselliyi sanat ve mimaride buldu. Eşinin ölümünün ertesi yılı 1632’de Tac Mahal’in temeli atıldı.
Efsaneye göre yapımı bittikten sonra, türbe işçilerinin kolları aynı yapıttan bir tane daha yapılmaması için kesilmiştir. Bugün Hindistan’ın en fazla turist çeken bölgesi. Ancak çevresinde oluşan çarpık yapılaşma, bu tarihi yapıtın geleceğini tehdit ediyor. Bulunduğu şehrin birçok noktasından açıkça görülebilen Tac Mahal, Türk-İslam Mimarisi’nin en önemli yapıtları arasında yer almaktadır.

640px-TajMahalbyAmalMongia

KAYNAK:

http://tr.wikipedia.org/wiki/D%C3%BCnyan%C4%B1n_Yeni_Yedi_Harikas%C4%B1

DİYARBAKIR

 

diyarbakir-sur-resimleri-5[1]

Mezopotamya’nın kuzeyinde yer almaktadır. Malatya, Elazığ, Bingöl, Muş, Mardin, Urfa, Batman ve Adıyaman illeriyle çevrelenmiş olan Diyarbakır ili, bölgenin tüm özelliklerini taşır.

Bağlı 13 ilçe merkezi bulunmaktadır.Diyarbakır kent merkezi 7 bin 500 yıllık bir geçmişe sahiptir.

Tarihin her döneminde büyük uygarlıkların, kültürel ve ekonomik hareketlerin merkezi olarak kabul edilen kent, birbirini izleyen 26 değişik uygarlığa beşiklik etmiştir.M.Ö.3000 yıllarında Hurriler’den başlayarak Osmanlılar’a kadar uzanan yoğun bir tarihi geçmişi olan Diyarbakır’da yaşayanlar, dönemlerine ait izlerle kenti ölümsüzleştirmişlerdir.Bu eserlerin başında, kuşbakışı bir kalkan balığını andıran biçimiyle kenti baştanbaşa kuşatan surlar gelir. Diyarbakır surları uzunluk bakımından Çin Seddinden sonra dünyada ikinci, ama eskilik bakımından birinci sırada kabul edilmektedir.

Yüzölçümü: 15.355 km2

Nüfusu: 1 milyon 362 bin 708 (2000 sayımına göre)

Rakım: 660

Komşu olduğu iller: Malatya, Elazığ, Bingöl, Muş, Batman, Mardin, Şanlıurfa, Adıyaman

İlçeleri: Bismil, Çermik, Çınar, Çüngüş, Dicle, Eğil, Ergani, Hani, Hazro, Kocaköy, Kulp, Lice, Silvan.

Köy sayısı : 751

YÜZEY ŞEKİLLERİ

Diyarbakır ilinde yüzey şekilleri oldukça sadedir. Çevresi yüksekliklerle kuşatılmıştır. Ortası çukur bir havza durumundadır. Diyarbakır havzası denen bu çukur alanın eksenini batı-doğu doğrultulu geniş Dicle Vadisi oluşturur. Kuzeyden Güneydoğu Toroslar yayı ile kuşatılmıştır. Bu dağlar Doğu Anadolu Bölgesi’yle Güneydoğu Anadolu’ya birbirinden ayırır. Diyarbakır havzasının güneybatısında ise Karacadağ kütlesi yükselir. Urfa-Diyarbakır il sınırı üstündeki bu kütle, koyu renkli lavların yığılmasıyla oluşmuş eski bir volkan kütlesidir. Koni biçiminde olmadığından fazla heybetli görülmez. Yüksekliği, en yüksek noktası olan Kolubaba doruğunda 1.957 metreyi bulur. Karacadağ’ın lavları, doğu yönünde Dicle Vadisi’ne kadar uzanır. Bu lavların yapısı çok geçirimli olduğundan, Karacadağ kütlesi üstünde akarsu aşınımı hemen hiç rol oynamamakta, dağın içine süzülen sular ancak eteklerde ve uzaklarda kaynaklar halinde yeryüzüne çıkmaktadır

İKLİM

Diyarbakır’da sert bir kara iklimi egemendir. Yazları çok sıcak geçer. Ama, kış soğukları Doğu Anadolu’nda olduğu kadar şiddetli değildir. Bunun başlıca nedeni, Güneydoğu Toroslar yayının kuzeyden gelen soğuk rüzgarları kesmesidir. İl merkezindeki meteoroloji istasyonunun gözlemlerine göre, en sıcak ay ortalaması 31 derece, en soğuk ay ortalaması ise 1,8 derecedir. Bugüne değin ölçülen en yüksek sıcaklık 46,2 derece ile 21 Temmuz 1937 gününde, en düşük sıcaklık ise -24,2 derece ile 11 Ocak 1933 günü olmuştur.

496 milimetre olan yıllık ortalama yağış tutarının ancak yaklaşık yüzde 2’si yaz aylarında düşer. Kuzeydeki dağların eteklerine doğru gidildikçe yağışlar da artar. Örneğin yıllık yağış tutarı Silvan’da 729, Ergani’de 767, Kulp’ta 1.156, Lice’de ise 1.293 milimetredir.

Son yıllarda yapılan barajların oluşturduğu yapay göller (Karakaya, Atatürk, Batman, Silvan Barajları) geniş buharlaşma yüzeyleri oluşturmaktadır.Bu nedenle de Diyarbakır Havzası’nın kuru havasının nisbi neminde bir artış olmuştur. Ortalama nispi nem, en çok Aralık ve Ocak aylarında ölçülmüştür. Bu aylarda % 77’ye çıkar.Temmuz-Ağustos aylarında ise nispi nem değerleri % 20’ye düşmektedir.

BİTKİ ÖRTÜSÜ

Doğal bitki örtüsünü, genellikle otsu bitkilerin ağır bastığı bozkır bitkileri oluşturur. Bunlar ilkbaharda kısa bir süre içinde yeşerip çiçeklenir, ama yağışların kesilmesiyle yaz başında kururlar. Çevredeki dağlar, yer yer meşe ormanlarıyla kaplıdır. Orman bakımından çok yoksul olan Karacadağ’ın Diyarbakır ili içindeki kesimlerinde yer yer meşe topluluklarına rastlanır. Ama ormanlar, ilin toplam yüzeyinin onda birini bile bulmaz.

AKARSULAR

İlin en önemli akarsuyu Dicle’dir. Elazığ ili sınırları içinden çıkan bu akarsu, hemen sonra Diyarbakır ilinin topraklarına girer. Eğil’in doğusunda Dipni Çayı’nı alır. Sonra güneye yönelir.

Diyarbakır’a ulaşımından az önce Devegeçidi Suyu kendisine kavuşur. Diyarbakır kenti önünde geniş bir yatak içinde akar. En büyük kollarını Diyarbakır il sınırlarını terkettikten sonra alır.

GAP kapsamındaki alt projelerden bazıları Dicle Havzası’ndadır. Dicle Diyarbakır ilindeki akarsuların tümüne yakınını toplar. Yalnızca ilin kuzeybatı köşesindeki küçük bir alanın suları Fırat ırmağına gider (Çermik ilçesinin suları). Diyarbakır ili sınırları içinde önemli göl yoktur.

BARAJLAR

dicle-barajı-diyarbakır-b6253[1]

GAP çerçevesi içinde inşa edilen ve edilmekte olan Karakaya, Devegeçidi, Kral Kızı, Dicle gibi barajların önemli bir bölümü Diyarbakır çevresindedir. Hidroelektrik enerji yanında baraj ve göletlerden elde edilen su, tarımsal alanlarda yeni olanaklar sağlamaktadır.

TARİHİ GEZİLECEK YERLERİ

SURLAR

surlar[1]

İç kale surları

Yedi kardeş burcu

Ulu beden burcu

İç Kale SurlarıSurların kapladığı alanın kuzeydoğu köşesinde adeta yay biçiminde bir duvarla şehirden ayrılan iç kale, etrafında bulunan surlarla bir açıdan Dış kale’nin minyatürü gibidir. Yapım tarihi olarak kaynaklarda yer alan bilgiler, genelde İç Kale’nin Hurriler Dönemi’nde yapıldığına dair ortak bir karar mevcuttur.  Hurilere dayandırılan İç Kale’nin etrafı Bizans Döneminde 349 yılında dış surlarla çevrilmiştir. Artukluları yönetimindeyken önemli değişikliklere uğramış olan kentin yönetim merkezi İç Kale 16. Yüzyılda Osmanlı yönetimine girmesiyle son halini almıştır. İç Kale’nin Saray, Oğrun, Küpeli, Fetih adlı toplam dört kapısı vardır. Fetih ve Oğrun kapıları dışa; saray ve küpeli kapıları ise kente açılmaktadır. Toplamda 16 burçtan oluşan İç Kale’nin burçlarından her biri değişik işlevlerle donatılmıştır. Silah mühimmat deposu, tahıl ve yiyecek deposu, hapishane, askeri araç gereç deposu gibi işlevlerde kullanılan burçlar Artuklu ve Osmanlı döneminde iç kale surları birçok onarım görmüştür.  Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Diyarbakır İl Valiliği’nin beraber yürüttüğü İç Kale Restorasyonu projesiyle İç Kalede bulunan yapılar restore edilmeye çalışılarak tarihi yapılarımızın bulunduğu çeşitli risklerden uzaklaştırılmaya çalışılması sağlanacaktır. Bu projenin tamamlanması ile taşınmaz kültürel miraslarımız turizm alanında işlevlendirilecek bir duruma gelecek olup bununla birlikte içinde bulunduğu tahribat ve çökme tehditlerinden uzaklaşarak ilimiz ve ülkemiz turizmine kazandırılacaktır.  Tarihte vilayetin yönetim merkezi olan İç kale’de Artuklu Sarayı, Hz. Süleyman Camii ve 27 Sahabe Türbesi, Saint George Kilisesi, Aslanlı Çeşme, Artuklu Kemeri’nin yanı sıra kamu yapılarından Jandarma Binası, Eski Cezaevi, Kolordu Binası, Adliye A ve Adliye B Binaları, Komutan Atatürk Müzesi bulunmaktadır. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi ve Toki’nin beraber yürüttüğü Kentsel Dönüşüm Projesiyle Hz. Süleyman Cami ve çevresi özgün yapısı bozulmadan restore edilerek tarihi yapı içinde bulunduğu risklerden uzaklaştırılmaya çalışması sağlanacaktır.

Surların kapladığı alanın kuzeydoğu köşesinde adeta yay biçiminde bir duvarla şehirden ayrılan iç kale, etrafında bulunan surlarla bir açıdan Dış kale’nin minyatürü gibidir. Yapım tarihi olarak kaynaklarda yer alan bilgiler, genelde İç Kale’nin Hurriler Dönemi’nde yapıldığına dair ortak bir karar mevcuttur.  Hurilere dayandırılan İç Kale’nin etrafı Bizans Döneminde 349 yılında dış surlarla çevrilmiştir. Artukluları yönetimindeyken önemli değişikliklere uğramış olan kentin yönetim merkezi İç Kale 16. Yüzyılda Osmanlı yönetimine girmesiyle son halini almıştır. İç Kale’nin Saray, Oğrun, Küpeli, Fetih adlı toplam dört kapısı vardır. Fetih ve Oğrun kapıları dışa; saray ve küpeli kapıları ise kente açılmaktadır. Toplamda 16 burçtan oluşan İç Kale’nin burçlarından her biri değişik işlevlerle donatılmıştır. Silah mühimmat deposu, tahıl ve yiyecek deposu, hapishane, askeri araç gereç deposu gibi işlevlerde kullanılan burçlar Artuklu ve Osmanlı döneminde iç kale surları birçok onarım görmüştür

DİYARBAKIR MÜZELERİ

634670772445310000634670772630080000[1]

Ziya Gökalp müzesi

Cahit Sıtkı Tarancı

Arkeoloji müzesi

Ahmet arif edebiyat müzesi

Ziya Gökalp Müzesi

Diyarbakırlı yazar Ziya Gokalp’ın doğup buyuduğu bu ev 1956 yılında muze haline getirilmiştir. Diyarbakır’daki sivil mimari orneklerinden biri olan yapı bazalt taştan iki katlı olarak 1806 yılında inşa edilmiştir. Haremlik ve selamlık olmak uzere iki bolum halinde Diyarbakır ev mimarisine uygun bir şekilde duzenlenmiştir. Sus oğesi olarak; mahalli tabirle ’ciz’ veya ’kehal’ adı verilen beyaz renkli bezemeler dikkati cekmektedir. Muzede Ziya Gokalp’ın ozel eşyaları, fotoğrafları, kutuphanesindeki kitapları ile yoresel etnografik eserler sergilenmektedir.

DÖNEMLER

Tanzimat dönemi

Sabarrular ve hurile

Osmanlı dönemi

Osmanlı Dönemi

Diyarbakır, en uzun süreli idareyi Osmanlı egemenliğinde geçirmiştir. Bizanslıların 600 yılı bulan sürede şehri, Pers-Sasanîlerle paylaşımı şehirde birçok tahribe neden olmuştur. Saltanat kavgaları, Bizanslıların saldırıları şehrin sürekli gelişimini önlemiştir. Timur’un, Cengiz’in kısa süre egemenliği şehri baştanbaşa harap etmiştir. Osmanlı döneminde ise valilik yapan Paşalar, dört yüz yılı aşan süre içinde şehrin büyük ölçüde imarını sağlamışlardır. 1524-1526 yılları arasında iç kaleyi saran surlar da Kanuni Sultan Süleyman zamanında yeniden gözden geçirilmiş, ikinci bir surla çevrilerek Osmanlı kalelerinin genel özelliğine uygun birliklerin barınmalarına ve hareketine imkân sağlayacak biçimde genişletilmiş. Cami etrafındaki bu yapılaşmalar, hayır kurumlarının etkileri sonucu yapılmıştır. Ayrıca bu dönem yapılarının çoğunluğu medrese, mescit, hamam, çeşme, han türündendir. Bunu, Matrakçı Nasuh’un yaptığı minyatürde de görebilmekteyiz. Osmanlı Döneminde yapılmış olan eserlere baktığımızda; Fatih Paşa Camii, Behram Paşa Camii, Nasuh Paşa Camii, İskender Paşa Camii, Ali Paşa Camii, Hasan Paşa Hanı, Deliller Hanı, çok sayıda konak ve yazlık köşkler gibi sayısız yapı bulunmaktadır.

KAPILAR

688532Urfa%20kapı[1]

Yeni kapı

Urfa kapısı

Mardin kapısı

Dağ kapısı

Yeni Kapı (Dicle Kapısı – Su Kapısı

Şehrin doğusunda yer alan basık kemerli ve tek girişli olan bu kapı, kenti; Suya, yani Dicle’ye bağlar. Ulu cami’nin Hanefiler bölümünde yer alan 1240-1241 tarihli kitabede “Su Kapısı” olarak anılır. Basık kemerli ve tek girişli olan bu kapı, şehirden Dicle’ye yani suyoluna inişi sağlamaktadır. Kapıya dıştan dayanak duvarları üzerine yerleştirilmiş sağlam bir rampa ile kapıya girilir. Girişin hemen kuzeyinde iki katlı dikdörtgen bir burçla tahkim edilmiştir. Geçirdiği onarımlara rağmen Bizans dönemi yapısı olma karakterini korumuştur.

KİLİSELER

124562Surp%20Giragos%20Ermeni%20Kilisesi%201[1]

Surp sarkıs kilisesi

Surp giragus ermeni

St George kilisesi

Surp Sarkis Kilisesi

Ali Paşa mahallesinde bulunan Surp Sarkis Kilisesi Ermeni Gregoryen Cemaati Vakfı adına kayıtlı olup; Katolik Ermenilere ait bir kilisedir. Kilise, Çeltik Kilisesi ve Hızır İlyas Kilisesi olarak da anılmaktadır. Kilisenin tarihi yazılı kaynakların yetersizliği ve kitabenin olmayışı nedenlerinden ötürü yapılış tarihi bilinmemektedir. Plan ve mimari özelliklerine bakılarak 16. Yüzyıla tarihlendirilmektedir. Yapı bir dönem çeltik fabrikası olarak da kullanılmış olup, günümüzde yıkık ve boş durumdadır. Bitişiğine inşa edilmiş gecekondu sakinleri avluyu evsel amaçlar için kullanmaktadırlar. Kilise; üç nefli bazilikal planlıdır. Dört kemer dizisinin birbirinden ayırdığı beş nefli kilise iki katlı bir yapıdır. Kilisede kullanılan ana yapı malzemesi Diyarbakır yöresine özgü siyah bazalt taştır. Kilise, düzgün kesme taş bloklar kullanılarak yığma yapım tekniğinde inşa edilmiştir. Ana yapı malzemesi olan volkanik bazalt taşına; demir, toprak, ahşap ve kireç harcı, eşlik etmektedir. Duvarlar, sütunlar, sütun başlıkları, kemerler, merdiven basamaklarında, kapı ve pencere lentolarında ayrıca döşemelerde de bazalt taş kullanılmıştır.

DİYARBAKIR EVLERİ

3063-tarikaral-eski-diyarbakir-evleri-8852-320px[1]

Ziya Gökalp evi

Sait paşa konağı

İskender paşa konağı

Cemil paşa konağı

Ziya Gökalp Evi

Diyarbakırlı yazar Ziya Gökalp’ın doğup büyüdüğü bu ev 1956 yılında müze haline getirilmiştir. Diyarbakır’daki sivil mimari örneklerinden biri olan yapı bazalt taştan iki katlı olarak 1806 yılında inşa edilmiştir. Müzede Ziya Gökalp’ın özel eşyaları, fotoğrafları, kütüphanesindeki kitapları ile yöresel etnografik eserler sergilenmektedir.

 

KAYNAK:http://www.diyarbakirkulturturizm.org/Yapit/Index/MEDENIYETLER/45

GÜMÜŞHANE

 

GÜMÜŞHANE TARİHİ

Doğuda Bizer ve Muşkilerin yaşadığı Skidides ile batıda Pariyadres dağlarına uzanan ve Güneyde Satala (Sadak) ovası ile çevrili Gümüşhane bölgesinde tam bir kavimler mozaiği oluşmuştur. Yapılan araştırmalarda elde edilen buluntular ancak M.Ö. 3000-2000 arasına tarihlenen ilk Tunç Çağı’nın aydınlatılmasına yardımcı olmaktadır. Bulunduğu coğrafi konum itibariyle tarihisel olaylar karşısında daima tampon bölge olarak kalan Gümüşhane’de mimari eserlerin çoğu günümüze ulaşamamıştır.

Kapadokya yazılı kaynaklarında bir zenginlik kaynağı olarak sık sık adı geçen ve yoğun ticari ilişkilere konu olduğu belirtilen gümüşün, Asur koloni dönemindeki yoğun çıkarımlar nedeniyle yataklar zenginliklerini büyük ölçüde yitirmiş ve eski çıkarım izleri hemen hemen silinmiştir.

Gümüşhane yöresinin Azzi ülkesi adıyla, güneyinden Suşehri’ne kadar uzanan topraklarına ise Hayaşa ülkesi olarak anıldığı Hititler zamanında zenginlik kaynağı yine gümüştür. Hititler alışverişte değer ölçüsü olarak gümüşü kullanıyorlardı.

Hitit İmparatorluğu gerek batıdan gelen Frigllerin ve gerekse kuzey komşuları Kaşkarların saldırıları sonucu zayıflayınca Urartular bölgeye hakim oldular. (M.Ö. 860) Asurların zayıflamasından da faydalanan Urartular bölgedeki nüfuzlarını artırdılar. Aynı yıllarda Ege adalarında ticaretle uğraşan Argonotlar “Konuk kabul etmeyen hırçın deniz” diye tabir ettikleri Karadeniz’in madenleriyle ünlü yöresine koloniler kurdular. (M.Ö. 756) Böylece Gümüşhane yöresi madenleri de uygarlığa açılmıştır. Bu gelişmeyle birlikte Urartu kültürü ve maden işçiliği Argonotlar aracılığıyla Ege adalarına dek yayıldı. 

M.Ö. 560’ lı yıllarda Medler Gümüşhane yöresini ele geçirdiler. Ancak Medler yine aynı sülaleden gelen Ahamemiş sülalesinden II. Kiros (Kuraş) ‘ın başkaldırısı ile yıkılmış ve M.Ö. 550 de Pers Krallığı kurulmuştur. Gümüşhane’de bu sınırlar içinde olup yılda 300 gümüş talen vergi ödemekle yükümlü tutulmuştur. Persler Yunanlılarla yaptıkları savaşlarda yöre insanını da kullanmış, nitekim Kserkes’in M.Ö 480’de Yunanistan’a yaptığı sefere Khalip (Khaledi-Haldi= Gümüşhane, Trabzon ve çevresinde yaşadığı belirtilen halk ) Askerleri de katılmıştır. Heredot bu seferde Khaliplerin küçük kalkanlar, kısa mızraklar ve eğri kılıçlarla donandığını yazmaktadır. Bazı kaynaklar ise bu sefere Çoruh Havzasında yaşayan Muşkillerin katıldığını kaydederler. 

İmparator II. Artakserkses döneminde (M.Ö.400 ) Bölgeyi güneyden kuzeye dolaşmış olan tarihçi Ksenefon ise, Pers ordusunda paralı askerlik yapan Makedonyallıların Babil yöresinde Karduklara yenildiklerini, daha sonra ki geri çekilme sırasında Gümüşhane yöresinden de geç tiklerini yazmaktadır. 

M.Ö 350’lerde zayıflamaya başlayan Pers İmparatorluğu’na Makedonya Kralı Büyük İskender son verdi. (M.Ö. 334 ve 331 ) İskender orduları Gümüşhane yörelerine kadar uzanamadılar Yöre bu yüzden M.Ö 4.yüzyıl başında siyasal bir boşluğun içine düştü. Büyük İskender’in hakimlerinden Flikos’un Gümüşhane’de gümüş madeni bulması üzerine buraya önem verdiği söylenir. Ege adalarından biri olan Kios adasının tiranı Mitridates Ktistes doğuda İris (Yeşilırmak) ve Lykos (Kelkit) havzasına dek uzanan toprakları ele geçirdi. (M.Ö.301 ) Pontos Krallığının kurucusu olan 1.Mitridates öldükten sonra yerine oğulları geçti. Savunma üstünlüğünü korumak için yüzlerce kale yapıldı. Ordunun zor duruma düştüğü zamanlarda da bu dağlık bölgeye iyi bir saklanma yeri oluyordu. Pontos Krallığının üstünlüğü Kerona savaşında sarsılınca iç çalkantılar başlamış, Lykos (Kelkit) yakınlarındaki Kabira dolaylarında Romalılarla yapılan ikinci büyük savaşta da yenilince Gümüşhane dağlarına çekilmişlerdir . Yöredeki Roma hakimiyeti M.Ö.20. yılda başlamış ve M.S. 395’lere kadar devam etmiş. Kavimler göçü neticesinde Roma İmparatorluğu Doğu ve Batı Roma diye ikiye ayrılınca Gümüşhane yöresi Doğu Roma (Bizans) sınırları içinde kalmıştır.

Bizans İmparatorluğu döneminde Gümüşhane yöresi de Bizans-Hazar askeri işbirliğinde önemli rol oynamıştır. Kral Jüstinyen zamanında Keçi Kale Kalesi (Kale Bucağında) onartılmıştır.

Roma ve Bizans dönemlerinde yörede kurulu kente Argyropolis adı verilmiştir. Yöredeki savaşların asıl sebepleri tarihi İpek Yolu üzerinde bulunması ve madenleri ile ün yapmış olmasıdır. 7. ve 8. yüzyıllarda bölge birkaç defa el değiştirmiştir. 

Halife Hz. Ömer zamanında ( 634-644) Erzincan ve Erzurum Arapların eline geçince Gümüşhane’ de bu egemenliği tanıdı . Halife Hz. Osman zamanından, Emevi ve Abbasilere kadar olan dönem içerisinde el değiştiren yöre Çağrı Bey’ in 1016 yılında Anadolu’ya yaptığı ilk akın sırasında Türklerin eline geçmiştir.

1071 Malazgirt Savaşından sonra yöre Selçuklu Egemenliğine girmiş , son olarak da 1467 ‘de Akkoyunlular yörede egemen olmuşlardır.

1461 yılında Fatih Sultan Mehmet’in Trabzon Rum İmparatorluğuna son vermesiyle bölgede Osmanlı etkisi görülmeye başlanmıştır. Gümüşhane, Trabzon Rum İmparatorluğunun fethedilmesinden sonra Osmanlı hakimiyetin’e girmiş ve bu hakimiyet 1461 ‘den 1467’ye kadar sürmüştür. Bu tarihten sonra Gümüşhane Akkoyunluların hakimiyetin’e girmiştir. Bu hakimiyet 1473 yılında Fatih ile Uzun Hasan arasında vuku bulunan Otluk beli savaşı ile sona ermiştir.1514 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından kesin olarak alınmış ve Osmanlı topraklarına katılmıştır. 

Kanuni Sultan Süleyman (1520/1566 ) İran Seferi sırasında Harşit Vadisinden geçerken Gümüş madeninin bulunduğu eski Gümüşhane yöresinin imar edilmesini emretmiş, böylece buraya 50 ev ve Süleymaniye Camii yapılmıştır. 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı ile 7 Temmuz 1916 tarihinde Ruslar’ ın doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz de yaptıkları işgaller ve bunun sonucundaki göçler Gümüşhane’de hayat bırakmamıştır. Ruslar 16 Temmuz 1916 da Bayburt’u aldıktan sonra yollarına devam ederek 19 (20) Temmuz 1916 günü Gümüşhane’ye girmişlerdir. Türk birlikleri fazla karşı koyamayınca Ruslar aynı gün Torul’a girmişlerdir. Böylece Trabzon yolu Ruslar’ a açılmıştır. 

22 Temmuz 1916 günü Kelkit üzerine yürüyen Rus Ordusu akşama doğru burayı ele geçirmiştir. Gümüşhane ve çevresi bu işgaller karşısında ve özellikle Ermeni zulmü altında ezilirken Rusya’da Bolşevik ihtilalin’ in çıkması ve iç çalkantılar sebebiyle Ruslar 18 Aralık 1917 Erzincan mütarekesini imzalamış ve ordularını geri çekmeyi kabul etmiştir. Ancak Ermeniler katliamlarına devam etmişlerdir. Bunun üzerine mütareke geçersiz sayılarak yeniden savaş başlamış ve bu suretle Torul 14 Şubat Gümüşhane 15 Şubat ve Kelkit 17 Şubat 1918 de Rus işgalinden kurtarılmıştır. Osmanlı hakimiyeti’nin ilk zamanlarında Erzurum eyaletine bağlı iken sonraları Trabzon’a bağlanan Gümüşhane sancağı 20 Nisan 1924 tarih ve 491 sayılı kanunun 89. maddesinde “Vilayet” başlığı altındaki kanunla 1925 yılında il olmuştur. 1925-1926 tarihli Trabzon salnamesinde “Gümüşhane Vilayeti merkez ilçe ile birlikte Bayburt, Kelkit, Torul ve Şiran olmak üzere 5 ilçe, 5 Bucak ve 377 köyden oluştuğu, 16943 evde 101153 kişinin yaşadığı şehir’dir.

TARİHİ ESERLERİ VE TURİSTLİK YERLERİ

Tarihi eserler ve tabii zenginliklerle doludur. İl, eski devirlere ait şehir harâbeleri yönünden oldukça zengindir. Rus işgali sırasında, Türk-İslam eserleri kasten Ruslar tarafından yakılıp yıkılmıştır. Bugünkü eserler bu tahribât’tan kalanlardır.

Canıca (Canca) Kalesi: Vank köyü yakınlarındadır. Kayalar üzerine yapılmıştır. Doğu-batı yönünde arka arkaya üç bölümlüdür. Kale içinde şapel ve gözcü kule kalıntıları vardır.
canca kalesi

Edire Kalesi: Dörtkonak köyündedir. Kayalar üstünde yapılmış ilginç bir yapıdır. Yol olmadığından kaleye ulaşılamamaktadır.

Torul (Ardasa) Kalesi: Torul ilçesindedir. Eski devirlerden kalmadır. Fâtih Sultan Mehmed Han tarafından feth edilen kale surlarının bir bölümü sağlam vaziyettedir. Süleymâniye Câmii: Eski Gümüşhâne Mahallesindedir. Kânûnî Sultan Süleymân tarafından yaptırılmıştır. Gümüşhâne’nin ilk binâsıdır. Minâresi o zamandan kalmadır. Câmi 19. asırda yeni baştan yapılmıştır. 

Hacı Çağıran Baba Türbesi: Gümüşhâne-Erzurum yolu üstünde, Tekkeköy’dedir. Kitâbesinde 1582’de yapıldığı yazılıdır. Pir Ahmed Türbesi: Gümüşhâne-Erzincan yolu üstünde, Pir Ahmed köyündedir. Kitâbesinde 1550’de yapıldığı yazılıdır. Zigana Kervansarayı: Zigana-Gümüşhâne-Trabzon arasında çam ormanlarıyla kaplı 2000 m yükseklikte dağ sırasıdır. Burada bulunan Zigana Kervansarayı ve Kalesi bir yerleşme merkezinden çok, askerî bir yerdi. Van Beylerbeyi Hüsrev Paşanın yaptırdığı ifâde edilir.
hacı çağıran

Tohumoğlu Köprüsü: Gümüşhâne-Erzurum yolu üzerinde Tohumoğlu kesimindedir. Selçuklular döneminde yapıldığı sanılmaktadır. İki gözlü, hafif sivri kemerli bir köprüdür. Yıkık vaziyettedir. Eski eserler: Satala, Kelkit’e 17 km uzaklıkta, Sadak köyündedir. Satala’da bulunanların bir kısmı İstanbul, bir kısmı Erzurum Arkeolojik müzesindedir. Buradan alınan bronz büst, Londra British Museum’da bulunmaktadır. Satala, Romalıların dînî ve askerî merkezi ve Hititlilerden îtibâren büyük bir şehirdi. Gümüşhâne’de Hutuna Manastırı, Torul’da Meryem Ana Manastırı ile Sinan Çakırkaya köyünde Çakırkaya kiliseleri vardır.
tohumoğlu

Mesîre yerleri: Gümüşhâne ilinde özellikle Harşit Vâdisinde ve il merkezi çevresinde zengin bitki örtüsü ve görülmeye değer tabiî güzelliklerle doludur. Ünlü Kadırga Şenlikleri her yıl geleneksel olarak Kadırga Yaylasında yapılmaktadır. Torul Çavlanı: Torul ilçesinde Harşit Çayı üzerindedir. Etrâfı ormanlıktır. Manzarası çok fevkalâdedir. Yüksek kayalardan su gürül gürül dökülür.

Tomara Şelâlesi: Şiran ilçesinin Seydibaba köyündedir ve çok güzel manzarası vardır. Çimen Dağlarının kuzey eteklerinde 40 kaynaktan meydana gelir. Kelkit Çayı Vâdisinde 20 m yükseklikten yatağına dökülür. İçilen suyu yazın soğuk, kışın sıcaktır. Etrâfı fundalıktır. Değirmenler vardır.

RCP_8307_1

Harşit Çayı Vâdisi: Baştan başa elma bahçeleriyle doludur. Artabel Deresi: Torul’dadır. Derenin yukarı kısmında beş adet buzul göl vardır. Göllerden birinin ortasında bir ada bulunmaktadır

Kelkit Çayı Vâdisi: Baştan başa tabiî güzelliklerle doludur. Av hayvanları çok boldur.

kelkir çayı vadisi

Yaylık Mağarası: Kelkit’in Yaylık köyünde 300 m derinlikte bir mağaradır. Mağaranın tavanınd

çavlan hâlinde mâden suları dökülür.

Karaca Mağarası: Torul’un Cebeli köyü yakınlarında bulunan, 10 bin yıllık mâzisi olduğu tahmin edilen ve çok güzel ve biçimli sarkıt ve dikitlerden oluşan bir mağaradır. Astım hastalarına iyi geldiği ifâde edilmektedir.

karaca mağarası

http://www.turkcebilgi.com/g%C3%BCm%C3%BC%C5%9Fhane_tarihi_eserler_ve_turistik_yerler

https://www.google.com.tr/search?q=g%C3%BCm%C3%BC%C5%9Fhane+tarihi+ve+turistik+yerleri&biw=1366&bih=673&tbm=isch&tbo=u&source=univ&sa=X&ei=HX9cVYeUNqaiyAOaxIDADw&ved=0CB0QsAQ&dpr=1

GÜMÜŞHANE / ŞİRAN / GÜNYÜZÜ KÖYÜ

Tarih

  Bölgede yapılan arkeolojik çalışmalarda MÖ 3.500 tarihlerinde bölgede insan yerleşimine ve MÖ 3.000 tarihlerinde tarım yapıldığına dair izler bulunmuştur. Asurlular döneminde Aziz Hayaşa ülkesi olarak adlandırılan bölgede Hitit döneminde Karadeniz bölgesinin otokton halkı Kaşkalarınyaşadığı sanılmaktadır. MÖ 9. yüzyılda Urartu hakimiyetine giren, Kimmerve İskit saldırılarından sonra Pontus, Roma, Bizans ve Trabzon İmparatorluğu tarafından yönetilmiştir. Bu yönetimler arasında kısa süreli Arap, Ermeni, Türkmen hakimiyetleri gören kent Trabzon İmparatorluğu’nun yıklmasının ardından da 1514 yılında temelli Osmanlı hakimiyetine girene dek Akkoyunlu ve Safeviler tarafından yönetilmiştir. I. Dünya Savaşı sırasında 1916’dan 1918’e dek Rus orduları tarafından işgal edilen bölgenin Hıristiyan halklarından Ermeniler 1915 tehciriyle, Rumlar 1923 mübadelesi ile Anadolu dışına gönderilmişlerdir.

  Bölgede yapılan arkeoloji araştırmalarında ele geçen buluntular, buradaki yerleşimin MÖ 3000 yıllarına kadar uzandığını göstermektedir. MÖ 2000’in ortalarında Azzi ve Hayaşalar buraya yerleşmiştir. Bu nedenle de, Gümüşhane’yi de içine alan bölgeye Azzi-Hayaşa ülkesi denilmiştir. Mezopotamya’dan gelen Asurlu tüccarların, Gümüşhane ve yöresinde bulunan maden yatakları nedeniyle bölgeye ilgi duymuşlardır. Hitit İmparatorluk döneminde Gümüşhane çevresindeki gümüş yataklarının işletilmiştir. Hitit İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra bölgeye Urartular hakim olmuş, MÖ 8. yüzyıl sonlarına doğru Kimmer-İskit akınları başlamıştır. Daha sonra yöreye Medler, Persler ve Pontos Krallığı egemen olmuştur. MÖ 1. yüzyılda bölgede Romalıların hakimiyeti görülmektedir. M.S. 395’te Bizans İmparatorluğu toprakları içerisinde kalan Gümüşhane, MS. 7. yüzyılda Bizans-Hazar askeri işbirliğine konu olan topraklar arasındaydı. Roma ve Bizans dönemlerinde yörede kurulu kente Argyropolis (Yunanca argyros: “gümüş” ve polis: “kent” demektir.) adı verilmiştir. Bu dönemde yörenin önem kazanmasının nedenleri, ticaret yolları üzerinde bulunuşu ve gümüş madenlerinden ötürüdür.

  İlin mevcut nüfusunun bir kısmı Türk Kayı ve Çepni boylarının nüfusuna dahildir. Fakat başka birçok Oğuz boyu’da ilde iskan etmektedir.

gümüşhane-resimleri-2

Coğrafya

Kuzey Anadolu sıradağları içinde yeralan ilin toprakları çok engebeli olup en yüksek yeri günümüzde Çakırgöl olarak bilinenKolat dağlarında 3.000 metreyi geçmektedir. İlin kuzey kesimi Zigana (Kalkanlı) ve Soğanlı dağları, güneyi ise Çoruh, Kelkit,Kop ve Otlukbeli dağları tarafından çevrilidir. Kelkit vadisindeki küçük bazı düzlükler ise ilin en önemli tarım alanlarıdır.

İklim ve bitki örtüsü

Gümüşhane Karadeniz İkliminin etkisi altındadır ancak Gümüşhane’nin bazı kesimlerinde Doğu Anadolu ile Karadeniz bölümü arasında bir geçiş teşkil etmektedir. Bunun nedeni ise, Yüksek Zigana duvarları Doğu Anadolu nun şiddetli soğuklarının gelmesini engellemesidir. Gümüşhane Dağlarında kayın, meşe, ladin, köknar ve sarı çam ağaçlarından oluşan ormanlarla kaplıdır.

NÜFUS

YIL TOPLAM ŞEHİR KIR
2000 46,656 30,270 16,386
2007 37,784 28,028 9,756
2008 37,856 26,238 11,618
2009 39,290 27,215 12,075
2010 40,316 28,620 11,696
2011 42,794 31,011 11,783
2012 44,888 32,444 12,444
2013 48,690 35,916 12,774
2014 52,628 40,078 12,550

Eğitim

Gümüşhane Üniversitesi, 2008 yılında Gümüşhane’de Devlet Üniversitesi olarak kurulmuştur. Gümüşhane Üniversitesinin çeşitli fakülteleri bulunmaktadır. Genelde mühendislik ağırlıklı yan bilim dallarında öğrenim gören öğrencileri vardır. Ayrıca Kelkit, Şiran ve Kürtün’de yüksekokul bulunmaktadır.Gümüşhane Üniversitesi 2013 yılında 10 bine yakın öğrenciye eğitim imkanı tanımaktadır.

ŞİRAN

Gümüşhane ilinin bir ilçesidir.

 Gümüşhane’nin en eski ilçelerinden biridir. İlçe merkezi Uluşiran (şimdiki adıErenkaya) köyünde iken 1800’lü yıllarda bugünkü ilçe merkezine taşınmıştır.

Şiran adı esasen ilçenin kapladığı bölgenin adıdır. Bizans kaynaklarında 9. yüzyıldan itibaren bu bölge Khêriana ve (çoğul genitiv) Khêrianôn adıyla anılmıştır. Yerel lehçede /şîryana/ şeklinde telaffuz edilen bu isim, Şiran olarak Türkçeye uyarlanmıştır. Yavuz Sultan Selim’in kasabaya Farsça Şîran (“aslanlar”) adını verdiğine ilişkin yaygın inanışın tarihi temeli yoktur.

Yerel şivede Şiran, Şeyran olarak telafuz edilir. Yaşlı kuşağın çoğunluğu Şiran’a Şeyran derler.

Tarih

    Şiran ilçemiz, 1473 ‘teki Otlukbeli Savaşı’nda Fatih Sultan Mehmet tarafından Uzun Hasan’nın yenilmesi ile Osmanlıların eline geçmiştir. Osmanlının fethinden sonra Şebinkarahisar Sancağı’nin bir nahiyesi olarak idare edilen ilçemiz 16. yy. sonuna kadar buraya bağlı kaldı. 17.yy. dan sonra Erzurum vilayetinin Erzincan Sancağı ile Trabzon vilayetininGümüşhane Sancağı arasında değişik zamanlarda idare edilen Şiran bazen de Kelkit nahiyesi ile birlikte ilçe yapılmıştır. Tanzimat’in ilânından sonra Erzurum’a bağlanan Şiran İlçesi 1839 da tekrardan Erzincan’a bağlanmıştır. 93 Harbi’nden sonra 1879 yılında Gümüşhane Sancağı’ndan ayrılan Kelkit ve Şiran, Bayburt Sancağına bağlandı.Bu sırada halkın merkeze gönderdiği dilekçelerle Gümüşhane Sancağına tekrardan bağlandı.

Ekonomi

  İlçemizde sebzecilik ve meyvecilik gelişme yolundadır. Meyvelerden elma üretimi önemlidir. Hayvancılık ilçenin diğer önemli bir gelir kaynağıdır. Koyun, kır keçisi ve sığır ciddi manada beslenen hayvanlardır. İlçemizde 30 ton günlük kapasiteli süt fabrikası, birde boya fabrikası ve Taş Mermer Fabrikası mevcuttur. Ayrıca belli bir kota uygulanmak suretiyle seker pancarı üretimi yapılmakta olup, seker fasulyesi üretimi de önemli bir yer tutmaktadır.

Turizm

İlçemizde konaklama tesisi olarak 60 yataklı Belediyemize ait bir otel mevcuttur.

Turistik Yerler

  • Çakırkaya Manastırı
  • Tomara Şelalesi
  • Seydibaba Türbesi
  • Gelin Ebe Türbesi
  • Firdevs Hatun Türbesi

ÇAKIRKAYA MANASTIRI

cakirkaya-manastiri-turistlerin-ilgisini-cekiyor-1634672_b

Çakırkaya Köyümüz ilçemize 11km uzakta olup Şiran İlçemizin güneyinde yer almaktadır. Osmanlı Devleti döneminde kayıtlarında Kalur diye geçen Çakırkaya köyümüzün tarihi de eskidir. İlçemizde tarihi eser bakımından en zengin köylerden bir tanesidir. 14. YY. dan kaldığı sanılan tarihi Çakırkaya Manastırı bu köyümüz sınırları içerisinde bulunmaktadır. Kayalara oyulmak suretiyle yapılan manastır yerli yabancı bir çok turistin ilgisini çekmektedir. Zaten turizm açısından ilçede bilinen tek tarihi eserdir. Bunun yanında Çakırkaya Köyü’nde hemen yanı başında bulunan kaya mezarları ve Kavaklı Dere denen mevkiinde tarihi eserlerin varlığından haberdar değildir. Çakırkaya Köyünün ilk yerleşik kabileleri Rumlardır. Daha sonradan gelen Türkmen göçleri, mezralar halinde Kavaklı Dere denen mevkiiye yerleşirler. Daha sonraki yıllarda bugünkü yerleşim yerine taşınırlar.

TOMARA ŞELALESİ

RCP_8307_1

Şelale,Şiran İlçesi Seydibaba Köyünün Güneybatısındadır.Şelalenin suları,tepe yamacından,kayaların arasından ve yer altından çıkarak,yere dikey olarak akmakta ve yatağını oluşturmaktadır.

Su kaynağının tamamı Şelalenin olduğu kısımdan yer altından çıkmaktadır.Suyun çıkış yeriyle dere yatağına ulaştığı zemin arasında yaklaşık 10-15 m yükseklik farkı vardır.Bu yükseklikten dolayı ve farklı yerlerden çıkan sular ilginç bir görünüm oluşturur.

Kaynağında oluşan Şelale olması ve yoğun bir su çıkışının olması açısından oldukça ilginç bir örnek niteliğindedir. Şelale etrafına öncül tesisler yapılmış olup, yolu iyileştirilmiştir.

GELİN EBE TÜRBESİ

Firdevs_hatun_turbesi

GÜNYÜZÜ KÖYÜ

b_110164821rsm193 EVREN KOYU

Gümüşhane ilinin Şiran ilçesine bağlı bir köydür.

Tarım ve Hayvancılık

1inek_yavrusu_6

Hayvancılık eski yıllarda daha yaygındı gerek küçük gerek büyükbaş hayvanlar bulunmaktaydı son zamanlarda ise kümes hayvanları özellikle de arıcılık yaygın bir şekilde yapılmaktadır.

Coğrafya

 Gümüşhane iline 111 km, Şiran ilçesine 6 km uzaklıktadır.

İklim

Köyün iklimi, Karadeniz iklimi etki alanı içerisindedir.

Ekonomi

Köyün ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır.

Altyapı bilgileri

Köyde, ilköğretim okulu vardır ancak kullanılamamaktadır. Köyün hem içme suyu şebekesi hem kanalizasyon şebekesi vardır. PTT şubesi yoktur ancak PTT acentesi vardır. Sağlık ocağı ve sağlık evi yoktur. Köye ulaşımı sağlayan yol asfalt olup köyde elektrik ve sabit telefon vardır.

GÜMÜŞHANE’DE GEZİLECEK TARİHİ MEKANLAR

SANTA

 Gümüşhane’nin Yağmurdere Köyü’nden devam ettiğinizde karşınızda belirir Santa. Karadeniz dağlarının en ulaşılmaz noktasında olması, Santa’yı merak uyandırıcı kılıyor.

   Ağaç hattının üst sınırında, 1500 – 1800 metre irtifada, dik yamaca kurulu 7 köyün ortak ismi aslında Santa. Her daim dumanlı, günün belli saatleri dışında sis hiç kalkmıyor Santa’nın üzerinden. Eskiden Rum yerleşimi olan bu köylerin isimleri ise; İşhanli, Çakalli, Piştofli, Tengilli, Çinganli ve Binatli. Hepsi de taştan yapılma, çatısız harabe kiliseler barındırıyor içlerinde.

   Evlerin de hepsi kesme taştan yapılmış. Karadeniz’de bu denli yükseklikte olup da, dört mevsim yaşanılan başka bir yer daha yoktur herhalde.

KARACA MAĞARASI

1426968458_karaca

Gümüşhane’nin turizmini canlandıran Karaca Mağarası, Torul ilçe sınırları içerisinde bulunuyor. Aynı ismi taşıdığı Karaca Mahallesi’ne vardığınızda mağara çok yakınınızda olacak.

   Karaca Mağarası’nın toplam uzunluğu 256 metre olup, tamamı ile yatay bir mağaradır. Aynı zamanda 5 salondan oluşuyor. Her salon birbirine bağlı…

   Salonları birbirine bağlayan duvarlar damlataş sütunundan oluşmakta. Mağarayı gezerken birbirinden ilgi çekici damlataşlar, sarkıtlar, dikitler ve kalsit kritalleri, sütunlar ve bayraklar karşınıza çıkacak. Mağara güllerini ve damlataş havuzunu da unutmamak gerek…

KÜRTÜN

3332-feridunzade-kurtun-baraji-1433-950px

 Anadolu Türkmen tarihinin en önemli merkezlerindendir. Eski ismi Kürtün-i Bala’dır. Daha önceleri Kürtün-i Zir yani Doğankent ilçesi (Eski ismi Harşıt)’e bağlı idi. Daha sonra Türkmen, Çepniler sahile inince burada bulunan Harşit merkezi Doğankent’e inmiştir. 300 yıl Gümüşhane sancak olmak itibari ile Trabzon’a bağlı idi. Bundan 80 yıl öncelerine kadar Kürtün-i bala olarak adlandırılan Kürtün ilçesi olarak adlandırılmıştır.

   Türkmen, Çepniler, eski ismi Kürtün’e gelerek yerleşmişlerdir. Daha sonra hayvancılık ve tarım ihtiyacı dolayısı ile daha aşağılara doğru göç etmişlerdir. En yakın olarak Şadı (Çatalağaç) köyüne yerleşmişlerdir. Daha sonra Harşit havzasına ve oradan da şimdiki Espiye ilçesine kadar ilerlemişlerdir. Yöre Türkmen Çepnilerin merkez bölgesi olmasına rağmen birçok Türk boyunu da bünyesinde barındırmıştır. Çepniler, Hazarlar ve Peçenekler Kürtün ve yöresine Malazgirt Savaşı’ndan önce gelmiştir. Gümüşhane yöresinde Akkoyunlu ve Safevilerde hüküm sürmüştür.

 ARTABEL GÖLLERİ TABİAT PARKI

Gümüşhane’nin Torul ilçesinde bulunan Artabel Gölleri Tabiat Parkı, kuzeydoğusunda Karanlık Göl olmak üzere birçok göl yatağını içinde barındırmaktadır.5859 hektarlık bir alanı vardır ve 1998 yılında tabiat parkı olarak ilan edilmiştir.

   18 tane buzul kraterinin güzelliği ziyaretçiler tarafından fotoğraf makineleriyle ölümsüzleşmektedir ve yörede hayvan ve kuş türleri de bulunmaktadır. Doğal bir güzellik olan ve eşsiz bir güzelliğe sahip olan Artbel Gölleri Tabiat Parkı, gelecek nesillere de bırakılması ve halkın faydalanabilmesi için itinalı bir şekilde korunmaktadır. Tabiatın bir armağanı olan Artabel Gölleri Tabiat Parkı, eğlenceli ve doğayla iç içe geçirilecek güzel zamanların mesajını veriyor.

KAYNAKÇAht:tp://tr.geoview.info/guemueshane_siran_guenyuezue_limnis_koeyue_ve_civar%C4%B1_resimleri,85501054p

1 32 33 34 35 36 64