HASTA DEĞİL, SUSUZUZ !

  arı-su 

   Suyun vücudumuz için önemi saymakla bitmez; ancak yeterli miktarda su içmiyor isek birçok hastalığa karşı savunmasız     kalıyoruz.

   Vücut su kıtlığı çektiğinde;

  • Kandaki suyu kullanırsa,  yüksek tansiyon hastalığına yakalanırız.
  • Omurlardaki suyu kullanırsa, bel ve boyun fıtığı hastalığına yakalanırız.
  • Kemiklerdeki suyu kullanırsa, gut-atrit gibi romatizmal hastalıklara yakalanırız.
  • Akciğerdeki suyu kullanırsa, astım hastalığına yakalanırız.
  • Pankreastaki suyu kullanırsa, şeker hastalığına yakalanırız.Az su içenlerde yorgunluk, dikkat güçlüğü ve hafıza bozukluklukları görülebilir
    “Sağlıklı yetişkin bir erkekte vücut ağırlığının %60’ını, kadında %50’sini su oluşturur. Bu oranlar yenidoğan bir bebekte %70- 75 iken yaşla birlikte azalır. İnsan beyninin %95’ini ve akcigerlerin %90’ını su oluşturur. Vücuttaki bütün sistemler, organlar ve hücreler yeterli su olmadan fonksiyonlarını sürdüremezler. Hücre içinde gerçekleşen bütün hayati metabolik olaylar ancak hücre içinde su yeterli ise gerçekleşebilmektedir. Vücut sıvısının %2 gibi küçük bir oranda azalması bile hafif yorgunluk, yakın hafizada hafif bozulma, dikkati toplamada ve yapılan işe odaklanmakta güçlüklere neden olur. Vücut sıvısının azalmasına basitçe ‘dehidratasyon’ denir. Gün boyu devam eden hafif yorguluğun en sık nedenlerinden biri de hafif dehidaratasyondur.
    Su neden yaşamın kaynağı?

    • Vücutta taşıyıcı göreve sahip olan su, hücrelere besin ve oksijen taşır, atıkları uzaklaştırır.
    • Böbreklerin toksik maddelerden temizlenmesine yardımcı olur.
    • Kan ve lenf sisteminin büyük bir kısmını oluşturur.
    • Vücut sıcaklığının düzenlenmesinde rol alır.
    • Kan basıncını kontrol eden elektrolitlerin dengelenmesine ve taşınmasına yardımcı olur.
    • Sıcak havalarda vücudu serin tutar ve soğuk havalarda vücut izolasyonu sağlar.
    • Yeteri kadar tüketildiğinde, cildin daha düzgün, daha yumuşak, daha parlak ve daha esnek olmasını sağlar.
    • Tükürük ve mide salgısında bulunarak, besinlerin sindirilmesinde görev alır.
    • Su, emziren kadınlarda, süt üretimini artırır.
    • Bağışıklık sisteminin görevini yapabilmesi için su gerekmektedir. Bu özelliği ile zinde ve dinç kalmada yardımcı olur.
    • Eklemlerin kayganlığını sağlar.
    • Su tüketimi azaldıkça, vücutta depolanan yağ miktarı artmaya başlar ve kilo alımı gerçekleşir.
    • İçme suyu veya doğal kaynak sularının birçoğu bölgeden bölgeye degişmekle birlikte; bazı minarelleri içerir. Vücudumuz için gerekli olan minarellerin bir kısmını içtiğimiz sulardan elde ederiz. Bunlar içinde kalsiyum, magnezyum ve sodyum daha fazla miktarda olanlardır. Flor, iyot ve diğer eser elementlerin de bir kısmını içtiğimiz sulardan sağlarız.
    • terli su içip içmediğinizi test etmek için 3 küçük ipucu

      • Susuzluğunuzu gidermek için içtiğiniz su miktarının en az 2 katını tüketin.
      • Günboyu ve sık sık su için ve su içmek için susamayı beklemeyin.
      • İdrar renginiz koyu sarı renkli ise yeterli miktarda su içmiyorsunuz demektir. İdrar renginiz koyu sarıdan açik ve şeffaf renge dönüştüğünde yeterli miktarda su tüketiyorsunuz demektir.

      Kimler daha çok su tüketmeli?

      • Yüksek proteinli diyetle beslenenler.
      • Lifli gıdalardan zengin beslenenler.
      • Bulantı kusma ve ishal ile sıvı kaybının arttığı zamanlar
      • Ağır fiziksel aktivite yapanlar
      • Çok sıcak ortamlarda olup, aşırı terleyen kimseler daha fazla su tüketmelidirler.

      Su her zaman yaşam kaynağınız olmayabilir

      Vücutta fazla miktarda sıvının olduğuna işaret eden durumlarda (bacaklarda ödem ve karında asit); kalp yetmezliği, böbrek yetmezligi, siroz ve kronik karaciğer hastalığı gibi zaman zaman sıvı alımının belli bir miktarla kısıtlanması tedavinin önemli bir parçasıdır. Bu gibi durumda olan hastaların doktorlarının tavsiyelerine uymaları daha doğru olacaktır.

      Çay, kahve, kola suyun yerini tutmaz

      İçeceklerin hiçbiri suyun yerine geçemez. Su, kalori içermez ve asiditesi yoktur. Kafeinli içeceklerin fazla tüketilmesi; çarpıntıya neden olurken; bu içeceklerin beraberinde fazla şeker ve krema tüketilmesi de gereksiz kalori alınmasına yani kilo artışlarına sebep olabilir. Ayrıca kafeinin idrar söktürücü özelliği de olduğundan fazla tüketildiginde önce sıvı alımı artmış olur, ancak daha sonra idrarla sıvı kaybı artar.

      Kola ve benzeri asitli içecekler mideye rahatsızlık verdiği gibi; alınan asidin etkisini azaltmak için vücut çok fazla su harcamak zorunda kalır.”

      Su tüketiminizi artırmak için öneriler:

      • Su içmek için susamayı beklemeyin.
      • Yemeklerle birlikte ve yemek aralarinda su için.
      • 8×8 kuralını unutmayın. Günde 8 kez 8 onz (240 ml, 1 su bardağı) su için.
      • Kendinize su içmek için güzel bardaklar ya da şık bir sürahi alabilirsiniz.
      • Çalışma ortamınızda ve evinizde belirleyeğiniz bölümlere “su iç” yazılı notlar asabilirsiniz.
      • Ofis bilgisayarınıza su hatırlatması programlarından kurabilirsiniz. Böylelikle siz işinize konsantre olmuş çalışıyorken, ekranda beliren su şişesi size su vaktinin geldiğini hatırlatır.

      KAYNAKÇA: http://www.pudra.com/saglikli-yasam/saglik/su-icmenin-faydalari-2093.htm 

İZMİR – KARŞIYAKA (KORDELYA)

a7

     Kordelya İzmir Karşıyaka’nın eski isimlerinden bir tanesidir. Karşıyaka’nın ismi Coeur de Lion’dan gelir. Fransızca Arslan-Yürek anlamında. III. Haçlı Seferinde Aslan Yürekli Richard’ın orduları Karşıyaka’da konaklamışlar ve o zamanlar ormanlık olan bu bölgeye Aslan Yürekli Richard’ın adı olan Cordelion adını vermişledir. Coeur de Lion zaman içinde Cordelieu, Cordelion ve Kordelya ve en sonunda Karşıyaka’ya dönüşmüştür. Bugün bile Kordelya adında birçok kafe semtte bulunmaktadır. 

  Eski İzmir’in yerleşim alanı Bayraklı Karşıyaka sınırları içindedir. Bu Karşıyaka için hem bir övgü kaynağı hem de yatırım alanıdır. Eski İzmir Ege tarihinin AİOL-İyon kültürünün merkezi, odak noktasıdır. Ozanların hocası Homeros burada doğmuş, destanların yücesi burada yazılmıştır. İliada ve Odeysseia burada yazılmış ve dünyaya, çağlara ışık saçmıştır. Çağdaş uygarlığın, kültürün, tarihin temelinde İzmir-Karşıyaka vardır.

    Karşıyaka Yamanlar Dağı’nın eteği ile deniz arasında kalan, eskilerin “Kordelya” da dedikleri bir eğlence ve dinlenme yeridir. Kafeleri, lokantaları, barları, sahil banyoları ile sahilde bin Avrupa şehri, Soğukkuyu taraflarıyla bin Türk şehri değerlendirmeleri Karşıyaka içindir.

  Karşıyaka’nın eski ismi Cordelieu veya Cordelio idi. Cordelio ismi, Richard Coeur de Lion’dan gelmektedir. (Arslan Yürekli Rişar) Coeur de Lion’un sondaki “n” harfi yüzyıllar içinde kaybolmuş ve Cordelio olmuştur. 1190’lı yıllarda 3. Haçlı Seferi’ne katılan ve Selahattin-i Eyyübi’ye karşı çarpışan Arslan Yürekli Rişar’ın İzmir’e geldiği bilinmemekle beraber, karayolundan Kudüs’e giden bazı hıristiyan şövalyeler grubu, İzmir’in karşısındaki ormanlık sahil şeridine gelmişler ve ordugah kurmuşlardır. Buraya Avrupa’nın en şanlı kahramanının adını vermişlerdir.

   IMG_1830    Türkler de en eski çağlardan beri İzmir’in karşı sahiline Karşıyaka demişlerdir. 1081’de İzmir’de Çaka Bey döneminde ve daha sonra Aydınoğlu Umur Bey zamanındaki İzmir savaşlarında “Karşı-yaka” ve “karşı-sahil” tariflemesi, Selçuklu silahşörleri arasında söylenegelmiştir.

   Karşıyaka’nın en önemli özelliği, denizin kenarına kadar inen Yamanlar ormanları, yemyeşil bahçeleri ile İzmir’de bir mesire ve eğlence yeri olarak parlamasıdır. 18. yy.’ın sonuna kadar bu bölgeden gelip geçmiş ünlü batılı seyyahlar Cordelio denilen bu cennet yeşili, sahili anlatmadan edememişlerdir. 18. yy.’da Karşıyaka, özellikle zeytinlikleri ile ünlü bir köy olarak kayıtlarda geçmektedir.

    1865 yılında geçen tren yolu Karşıyaka’nın hızla gelişmesine yol açmıştır. 1891 Aydın Vilayet Salnamesi’ne göre 832 ev ve 1080 kişilik bir nüfus vardır. 1884’te kurulan Hamidiye Vapur Şirketi’nin Karşıyaka’daki tahta iskeleye vapur seferlerine başlaması, gelişmeyi daha da hızlandırmıştır.

   Bu yıllarda Karşıyaka’da ikili bir yerleşme atbaşı ilerlemiştir. Sahil şeridine, buradan büyük arsalar alan levantenler ve yabancı tüccarlar yerleşerek yalılar ve köşkler yapmaya başlamışlardır. İzmir Tümen Komutanı Giritli Ferik Hüseyin Hilmi Paşa ise Soğukkuyu civarını Türklerin iskanına açmıştır. Böylece yüzlerce yıl önceden Yamanlar’ın Alurca-Sıralıköy yörelerinde yaşayan Türkler yaygın bir şekilde Soğukkuyu’ya yerleşmeye başlamışlardır.

 Eski İzmir’in yerleşim alanı Bayraklı Karşıyaka sınırları içindedir. Bu Karşıyaka için hem bir övgü kaynağı hem de yatırım alanıdır. Eski İzmir Ege tarihinin AİOL-İyon kültürünün merkezi, odak noktasıdır. Ozanların hocası Homeros burada doğmuş, destanların yücesi burada yazılmıştır. İliada ve Odeysseia burada yazılmış ve dünyaya, çağlara ışık saçmıştır. Çağdaş uygarlığın, kültürün, tarihin temelinde İzmir-Karşıyaka vardır. 

   Karşıyaka Yamanlar Dağı’nın eteği ile deniz arasında kalan, eskilerin “Kordelya” da dedikleri bir eğlence ve dinlenme yeridir. Kafeleri, lokantaları, barları, sahil banyoları ile sahilde bin Avrupa şehri, Soğukkuyu taraflarıyla bin Türk şehri değerlendirmeleri Karşıyaka içindir.

   Karşıyaka’nın eski ismi Cordelieu veya Cordelio idi. Cordelio ismi, Richard Coeur de Lion’dan gelmektedir. (Arslan Yürekli Rişar) Coeur de Lion’un sondaki “n” harfi yüzyıllar içinde kaybolmuş ve Cordelio olmuştur. 1190’lı yıllarda 3. Haçlı Seferi’ne katılan ve Selahattin-i Eyyübi’ye karşı çarpışan Arslan Yürekli Rişar’ın İzmir’e geldiği bilinmemekle beraber, karayolundan Kudüs’e giden bazı hıristiyan şövalyeler grubu, İzmir’in karşısındaki ormanlık sahil şeridine gelmişler ve ordugah kurmuşlardır. Buraya Avrupa’nın en şanlı kahramanının adını vermişlerdir.

   Karşıyaka’nın ilk Belediye Başkanı Çömezzade Hacı Mehmet Efendi, 1874’te Soğukkuyu Camii’ni inşa etmiş ve beldeye büyük hizmetler vermiştir. İzmir Tümen Komutanı Ferik Hoca Osman Paşa, tramvay caddesi üzerinde çarşıya doğru ikinci camiyi inşa etmiştir. Bu yıllarda levantenlerin mülkiyetindeki sahildeki evler daha çok yazlık sayfiye olarak kullanılır, Pazar günleri kordon boyu çok kalabalık ve şenlikli olurdu. Papa Scala veya Papas Köyü olarak isimlendirilen Bostanlı ise Menemen’in karpuz ve kavununun boşaltıldığı, gemilere yüklendiği bir iskele idi. Türkler de bu yüzden ona Bostanlı demişlerdir.
   Bağımsız belediye olarak 1984 yılında kurulmuş olan Karşıyaka Belediyesi’nin bu tarihten sonraki ilk Belediye Başkanı Nevzat Çobanoğlu’dur(1984-1988). Daha sonra Cihan Türsen(1989-1994), A.Kemal Baysak(1994-1999), Şebnem Tabak (1999-2004) Belediye Başkanlığı görevlerinde bulunmuştur. Şu anki Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu AKPINAR ‘tır.

KAYNAKÇA: http://www.izmirliyiz.com/izmir_193-karsiyaka-nin-tarihcesi.html

fdfhdhddhx

YouTube, bir video barındırma web sitesidir. Merkezi Amerika Birleşik Devletleri‘deki San Bruno, Kaliforniya şehrindedir. 15 Şubat 2005’te 3 eskiPayPal çalışanı tarafından kurulmuştur. Kasım 2006’da Google tarafından 1.65 milyar dolara satın alınmıştır. Günümüzde Google’ın yan kuruluşlarından biri olarak faaliyetine devam etmektedir. Site, kullanıcılarına video yükleme, izleme ve paylaşma imkanı sunmaktadır. Medya şirketleri ve kullanıcı üretimivideoların gösterimi için WebM, H.264 ve Adobe Flash Video teknolojilerini kullanır. Genel olarak; Video klipler, televizyon klipleri, müzik videoları, video bloglar, kısa özgün videolar ve eğitim videoları gibi içerikler yayınlanmaktadır.

Youtube üzerindeki içerikler genelde bireyler tarafından yüklenir. Fakat CBS,BBC, Vevo, Hulu gibi şirketler ve diğer organizasyonlar da Youtube ortaklık programı ile içeriklerinin bir kısmını yayınlamaktadır. Site içi üyelik almayan kullanıcılar videoları izleyebilir. Onaylı üyeler ise kendi yayın kanallarına video yükleyebilir. Saldırganlık potansiyeli olan içerikler sadece 18 yaşından büyük olduğunu onaylayan üyeler tarafından izlenebilir.

Şirket geçmişi

YouTube, önceleri PayPal‘da çalışanı olan Steve Chen, Chad Hurley ve Jawed Karim tarafından kurulmuştur. HurleyIndiana University of Pennsylvania üniversitesinde tasarım, Chen ve Karim ise University of Illinois at Urbana Champaignüniversitesinde bilgisayar bilimi bölümünden mezun olmuştu.

Medyada sıkça tekrarlanan bir hikayeye göre, Hurley ve Chen 2005 yılının ilk aylarında YouTube sitesini kurma fikrini geliştirdi. Buna neden olan Chen’in San Francisco‘daki apartmanında yapılan bir akşam yemeği partisi esnasında onların video paylaşımında yaşadıkları sorunlardı. Karim partiye katılmadı. Ve olayların böyle vuku bulduğunu reddetti. Ama Chen Youtube fikrinin bir akşam yemeği partisi esnasında bulunduğunu onayladı.

 

PANDA

Panda nedir?

Panda; Hayvanlar aleminin kordalılar şubesinden, memeliler sınıfından ve etçiller takımında bulunan sevimli mi sevimli nesli tükenmek üzere olan hayvan türünün adıdır.

Pandalar utangaç yaratıklardır. Pandaların doğal yaşam alanlarının insanlar tarafından yok edilmesi, yedikleri bambuların kesilmesi ve toplanması sebebiyle popülasyonu tükenme noktasına gelmiş canlılardır.

4 Şubat’ta nesli tükenmekte olan pandalar için Dünya Pandalar Günü etkinliği düzenlenmektedir. Pandalar utangaç oldukları için insanlardan uzakta yaşarlar. Yetişkin pandaların çoğu yalnız yaşamayı tercih eder.

Pandalar günün 14 saatini bambu yiyerek geçirirler bu yüzden yavaş hareket hayvanlardır.

Pandaların bilimsel sınıflandırması

Alem: Hayvanlar (Animalia)

Şube: Kordalılar (Chordata)

Sınıf: Memeliler (Mammalia)

Takım: Etçiller (Carnivora)

Panda türleri

1. Büyük panda

2. Küçük panda

Büyük panda

Dev Panda’da denir. Ayıgiller familyasından, beyaz postu üzerinde bölge bölge siyah büyük benekleri olan, iri, tembel, nesli tükenmekte olan bir ayı türüdür. Etçildirler. Büyük panda türü doğal korumaya alınmış türlerdendir.

Büyük pandalar Çin’in resmi olmayan ulusal bir sembolüdürler. Dev pandalar, bilimsel sınıflandırmada bir etçil olarak sayılmasına rağmen, pandanın günlük besini hemen hemen sadece bambudan oluştuğu için aslında bir otçuldur.

Büyük pandalar nerelerde yaşarlar?

Çin’in Sichuan, Gansu, Shaanxi bölgelerinde ve Tibet gibi dağlık bölgelerde yaşarlar.

Büyük pandaların özellikleri

1. Siyah beyaz çok özel bir posta sahiptirler.

2. Yetişkin pandalar yaklaşık 1,5 m uzunluğundadır.

3. Erkek pandalar 115 kg ağırlığına ulaşabilirler.

4. Dişi pandalardan arasıra 100 kg’a kadar ulaşabilen görülebilir.

5. Yaklaşık 25 cm uzunluğunda kuyrukları vardır.

6. Çok hareket etmezler.

7. Dev pandaların güçlü pençe kasları kafasından pençesine bitişir.

8. Büyük azı dişleri bulunur.

9. Yeni doğan panda 100gr ağırlığındadır.

10. Bebek pandanın gözlerinin açılması 6 hafta sürer.

11. Bebek pandalar 3 aylık olduğunda tek başına yürümeye başlarlar.

12. Bebek pandalar 5 aylık olduğunda ise koşmaya ve bambu yemeye başlarlar.

Küçük panda

Kızıl panda olarakta bilinir. Etçiller takımının Ailuridae familyasının Ailurus cinsinde bulunan ürkek bir panda türüdür. Kediyi andırdığı için “kedi ayısı” da denir. Küçük panda pek ses çıkarmaz. Kendi aralarında iletişim kurmak için ötermiş ya da gıcırdarmış gibi sesler çıkarırlar.

Küçük panda nerelerde yaşarlar?

Himalaya’nın doğusunda Nepal’dan Çin’in Yunnan iline kadar uzanan bir coğrafyada yaşarlar.

Küçük pandaların özellikleri

1. Uzunluğu 120cm ve ağırlığı 4,5 kg kadar ulaşabilir.

2. Ömrü doğal ortamında 9-10 yıl, hayvanat bahçesinde ise 14 yıla kadar uzanabilir.

3. Dış görünüş itibariyle Rakuna benzer.

4. Üst derisi kızıl kahverengi veya bakırımsı kahverengi, altı ise parlak siyah renktedir.

5. Yüzleri genelde beyaz renktir ve kızıl kahverengi gözyaşı damlalarını andıran işaretler vardır.

6. Burunları kısa ve siyah renk, kafası yuvarlağımsı ve kulakları orta büyüklükte ve sivridir.

7. Kuyruğu siyah-beyaz halkalıdır.

Küçük pandalar ne yerler?

En fazla yediği madde bambu filizleridir. Ayrıca kökler, otlar, meyveler, tohumlar, fındıklar yer ve ara sıra böcek, küçük kemiriciler, kuş yavruları avlar ve yumurta yer.

Küçük pandaların bilimsel sınıflandırması

Küçük pandaların bu bilimsel sınıflandırması üzerinde halen tartışmalar bulunmaktadır.

Alem: Hayvanlar (Animalia)

Şube: Kordalılar (Chordata)

Sınıf: Memeliler (Mammalia)

Takım: Etçiller (Carnivora)

Alt takım: Köpeğimsiler (Caniformia)

Familya: Ailuridae

Cins: Ailurus

Tür: A. fulgens

Büyük panda ile küçük panda nasıl ayırt edilir?

Büyük panda’nın Küçük panda’dan ayrıt edebilinmesi için Büyük panda veya da sırf bambu ile beslendiğine dikkati çekmek için Bambu ayısı da denilir. Panda denildiğinde ilk akla Büyük pandalar gelir.

Büyük pandalar ile küçük pandaların dış görünüş özellikleriylede birbirlerinden farklı oldukları için kolayca ayırt edilebilmektedirler.

Kaynak:  http://pandalar.nedir.com/#ixzz3a3QfPsn4

KORKUTELİ GÖÇERLER KÖYÜ

korkuteli

KORKUTELİ

Antalya Körfezi’ni Ege Bölgesi’ne bağlayan yolun üzerinde kurulmuş olan Korkuteli İlçesi’nin antik çağdaki adının İsinda olduğu biliniyor. İlçenin batısındaki Alaaddin Mahallesi’nde, İsinda’ya ait kalıntılar mevcuttur. Yöredeki birçok yer adının antik öğeler taşıması da bölgenin geçmişi hakkında önemli ipuçları vermektedir. Son yıllarda bölgeye, Batı Toros Dağları’ndaki yaşamı tanıtmaya dönük birçok tur düzenlenmektedir. Antalya ve yöresindeki konaklama tesislerinden başlayan bu turlar, antik yol güzergahlarını izleyerek Korkuteli, Elmalı üzerinden Finike, Demre, Kaş, Kalkan, Fethiye’ye ulaşmaktadır. Yörenin özgün üretim ve yaşam koşulları ve taş, ahşap ve kerpiç ağırlıklı mimarisi, burasını diğer kıyı bölgelerine göre daha ilginç kılan öğelerdir.
Korkuteli, günümüzdeki adını, 16. yüzyıl başlarında bölgede vali olarak görev yapan Osmanlı Sultanı II. Beyazıt’ın oğlu Şehzade Korkut’tan alır. Daha sonra kardeşi Yavuz Sultan Selim tarafından katledilen Korkut’un saklandığı mağara, ilçenin batısında, 2300 metre yükseklikteki Rahat Dağı’ndadır. Aynı yıllarda yaşanan bir başka olay, Anadolu’da bütün çağlar boyunca en kapsamlı halk ayaklanmalarından biri olan ünlü Şah Kulu Ayaklanması’dır. Bu ayaklanma Korkuteli’nin 20 km kuzeyindeki Büyükköy-Yalınlı yakınlarındaki bir mağarada başlar ve tüm Anadolu’ya yayılır. Korkuteli’nin görülmesi gereken tarihi yapılarının başında Alaaddin Medresesi gelir. Medrese, kentin batısında, İsinda olduğu belirlenen yerde, antik bir yapının kalıntı ve kitabeleri kullanılarak inşa edilmiştir.

göçerler köyü

GÖÇERLER KÖYÜ

Kulaktan kulağa dolaşan bilgilere göre;Osmanlı İmp.döneminde yapılan ilk nüfus sayımının yaz aylarında yapılması nedeniyle(Göçebe yörük köyü yaylası;kışları Antalya Merkez’de GöçerlerKöyü adıyla kışı geçirip,yaz aylarında tekrar yaylalamak amacıyla çıktıkları zamanda yapılmış olması) sayımı yapan görevli kişiler Elmalı’dan geldikleri için köy adına orada rastlanmaktadır.İlk nüfus kayıt bilgileri ve tapulama bilgilerine Elmalı’dan ulaşılmaktadır.Köyün kuruluşundan beri bilinen belli başlı sülaler şunlardır:Koca Sarılar(soyadı kanunu ile bu sülale GÖÇERİve DEMİRKIRAN soyadları), Akçalar sülalesi (AK), Kara Mustafalar(HAYYAR),Neferler(soyadı kanunu ile COŞKUN,ADANIR,BERİK), Sulular sülalesi(Soyadı kanunu ile bu sülale DOĞAN)Zeybekler(soyadı kanunu ile SEVİNÇ;SEVİM),Çolaklar sülalesi(CENGİZ)Çıraklar sülalesi(ALKAN,ALDEMİR) Karaaliler(AKDENİZ) Fethiye Bekçiler’den gelen Çalık Mehmet (bu köyden evlenerek) sülalesi(ÖZALP) Konya Aladağ’dan gelerek köye yerleşen Hacı İmamlar sülalesi(soyadı kanunu ile ACAR,AÇAR,ÖZCAN, FİDAN) belli başlı sülalelerdir.Tarihi rivayetlere göre küçük baş hayvancılık,büyük baş hayvancılık,devecilik ve kendilerine yetecek kadar ekim dikim işleriyle uğraşan tipik bir Anadolu köyüdür.Bu köye yerleşme sebepleri dere,tepe,ardıçlık,hayvanların yiyebileceği bol otluk ,her deresinden hayvanlarını sulayacak kadar küçük kaynak sularının akması(son 30-40 yıldır kuraklık nedeniyle artık su akmayan dereler),kendilerine yetecek kadar topraklı arazilerinin olması havası ve ikliminin hayvancılığa uygun olmasıdır.Bir rivayete göre köye ilk yerleşenin Göçeroğlu adında birinin yurt edinmesi nedeniyle Göçerler Köyü adının verildiğidir.

Kaynak: http://bsongur3.blogcu.com/korkuteli-ilcesinin-tarihi-ve-sehzade-korkut-ismi/8238308

Kaynak:  tr.wikipedia.org/wiki/Göçerler,_Korkuteli

 

 

DİNOZORLAR

dinozorlar

Eski Yunanca kökenli olan dinozor sözcüğünün anlamı, “korkunç kertenkele”dir. “Deinos” korkunç, “saurus” kertenkele demektir. Dinozorlar 100 milyon yıldan fazla bir zaman kara hayatına egemen olmuş hayvanlardır. Dinozor, Yunancada  korkunç kertenkele anlamına gelen iki sözcüğün birleştirilmesinden oluşturulmuştur. Bunun nedeni, geçmişte bilim adamlarının dinozorları bir cins kertenkele sanmalarıdır. Türkçede yaygın fakat yanlış olarak dinozor diye yazıldığı da olur. Dinozorlar yeryüzünde ilk kez 200 milyon yıl önce göründüler. 65 milyon yıl önce ise, çok sayıda dinozor türünün nesli tükenmişti. Yeryüzünde çok sayıda dinozor türü bulunmaktaydı. Bunlardan kimi bitkilerle beslenirken, kimi et yiyordu. En kalabalık otçul dinozor türleri, apatosaur ve brachiosaur idi. Bunlar gelmiş geçmiş en büyük hayvanlardı. Örneğin apatosaur 30 ton ağırlık ve 21 metre uzunluğa ulaşabiliyordu. Diğer otcul dinozorlar, kendilerini etcil dinozorlardan korumaya yarayacak özel silahlara sahipti. Örneğin triceratop başında üç boynuz taşırken, ankylosaur çıkıntılı kemiklerle korunuyor, stegosaur’un kuyruğunda ise sivri dikenler bulunuyordu.

Etçil dinozorlar, tıpkı insanlar gibi arka ayaklarının üzerinde yürüyorlardı. Tyrannosaur, Carnotaurus gibi bazıları son derece büyükken, compsognathus (yaklaşık 5,5 kg ve 60 cm) gibileri de son derece küçüktü. Bunların daha sonra kuşlara evrimleştiği düşünülür. İlk kuşlardan biri archaeopteryx idi ve kısmen dinozora benziyordu. Dinozorlarla aynı dönemde pterosaurs gibi uçabilen sürüngenler de vardı, ama bunlar dinozorlarla çok yakından ilgili değildi. Aynı zamanda ichthyosaur ve pleisiosaur gibi çok sayıda yüzebilen sürüngen de vardı. Ama bunlar da dinozorlarla yakın bir ilintiye sahip değillerdi.

Dinozorlar, yıllardır soğukkanlı, aşırı büyümüş kertenkeleler olarak tanınmıştır. Son yıllarda yapılan incelemeler, davranışları hakkında kıymetli bilgiler ortaya çıkarmıştır. Bu bilgiler, 1978 yılında jeolog Jack Horner ile Bob Makela’nın ABD’de Montana’da 80 milyon yıl kadar önce fosilleşmiş 15 dinozor yavrusunu barındıran taşlaşmış bir yuvayı keşfetmesiyle elde edildi. Bu keşiften sonra iki jeolog her yıl bu bölgede kazılarına devam ederek, çeşitli devrelerinde iken fosilleşmiş birçok dinozor fosili ihtiva eden on kadar yuva ve yüz kadar da dinozor yumurtası buldular. Yuvalarda farklı büyüklükte yavruların varlığı, dinozorların yumurtadan çıkan yavrularını belli bir gelişme devresine kadar besleyip koruduklarını ve yüksek bir analık şefkatine sahib olduklarını ortaya koydu. Jeolog Horner, dinozorların soğukkanlı hayvanlar olmalarının da desteklediği hızlı bir bazal metabolizmaya sahib olduklarını ve bu sebepten hızlı bir büyüme sergiledikleri iddia edilmektedir.

Birçok araştırmalar ise, dinozorların gerçekte sıcakkanlı, yüksek vücut metabolizmaları olan hayvanlar oldukları eğilimine ağırlık kazandırmıştır. Bu yeni teoriye göre dinozorların tıpkı memeli hayvanlar gibi karmaşık fizyolojileri ile yeryüzünün değişik çevrelerinde yaşadıkları ileri sürülmektedir.

Dinozorlar arasındaki teorilerin birbirinden farklı olmasında bu yaratıkların fizyoloji ve hayat tarzlarını incelemek için elde bulunan tek imkanın müzelerdeki dinozor kalıntılarından ibaret olmasının büyük payı vardı. Kalıntılara dayanarak ilmî sonuçlar bulmak imkanı yok gibidir. O yüzden dinozorlar hakkındaki bilgiler bir spekülasyondan ileri gidemiyordu. Günümüzde ise yapılan çalışmalar sonucunda dinozorlar hakkındaki bilgilerimiz artmış bulunmaktadır. Yavrularına karşı olan şefkatleri, sosyal alışkanlıkları, avlanma stratejileri, zeka seviyeleri, beslenme rejimleri gibi çeşitli konularda net bilgiler elde edilmiş bulunmaktadır.

Dinozorların nesli niçin tükendi? Bu konuda çeşitli hipotezler ileri sürüldü: İklimin soğuması, besin kaynaklarının değişmesi, oksijen azlığı, kozmik ışınların artması, memeli hayvanların saldırısı vs. Bugüne kadar bu hipotezlerin hiç biri herkesçe kabul edilmedi.

California Üniversitesi Jeoloji Profesörü Walter Alvarez’e göre, 65 milyon yıl önce dünyaya birkaç yıldız çarptı. Meydana gelen toz bulutları güneşi sakladı. Dünyada yaşanan uzun meteor kışının soğuğuna dayanamayan çeşitli canlılarla beraber dinozorlar da kayboldu. Alverez, teorisini yıldızlarda bulunan iridyum madeninin dinozor kalıntılarında bol miktarda görülmesine dayandırmıştı.

Sovyet jeologu Vasili Yeliseyev ise, dinozorların raşitizm denen kemik yumuşaması hastalığından öldüklerini ileri sürmektedir. Dinozorlar yeryüzünde 180 milyon yıl kadar yaşadılar. Bu süre içinde dünya iklimi çok değişti ve ilkel Gondvana kıtası parçalanarak bugünkü kıtalar meydana geldi. Dinozorlar bu büyük değişmelere rağmen kendilerini yeni ortamlara uydurdu ve çoğalmaya devam etti. Kretase devri sonlarına doğru (bundan 65 milyon yıl kadar önce) dinozorlar birden bire tükendi.

Vasili Yeliseyev, Kongo Halk Cumhûriyetinin balta girmemiş ormanlarında incelemeler yaparken orman hayvanlarının savan hayvanlarından çok daha küçük olduğunu fark etti; gri gazel, tavşan büyüklüğündedir. Büyük kirpilerin ılık kuşaklarda yaşayanları çok iri olduğu halde orman kirpileri küçük bir aslan yavrusu kadardır. Orman zürafası (okapi) 1.5-2 m, savan zürafası ise 6 m yüksekliktedir. Cengel (balta girmemiş orman) su aygırları 1.5, savan su aygırları ise 4 m uzunluktadır. Fil avcıları, cengel fillerinin dişlerinin savan fillerine göre daha küçük ve kalitesiz olduğunu söylemektedir. Kongo köylerinde erişkin keçiler oğlak kadardır.

Bütün bunların sebebi ne? Cengellerde yağmur suyu CO2 ve organik asitlerle yüklü olduğundan çok aşındırıcıdır, kayaları şiddetle aşındırır ve toprağın derinliklerine sızar, bu sırada topraktaki Na, K ve Ca gibi eriyen elemanları yıkayıp götürür. İskeletin gelişmesi içinse, kalsiyum tuzları gereklidir. Nemli ormanlarda yaşayan hayvanların küçük oluşu bununla ilgilidir. Buna karşı savanlara çok daha az yağmur düşer. Bu yağmur derinlere sızamadan buharlaşır, böylece savanlarda kalsiyum tuzları toprakta kalır; savan bitki ve hayvanları bu kalsiyumu kullandıklarından büyük olur.

Peki bunların dinozorlarla ilgisi nedir? Kretase sonlarına doğru geniş kurak alanları su bastı. Dünyanın iklimi sıcak ve nemli bir hal aldı, öyle ki kuzey kutbunda palmiyeler büyüdü. Denizlerin çok yayılması sonucu nemlilik çok arttı ve dinmeyen yağmurlar başladı. Bu büyük yağmurlar topraktaki Ca tuzlarını yıkayıp denizlere ve göllere götürdüler. Toprak kalsiyumca fakirleşince dinozorların kemikleri yumuşadı ve tonlarca ağırlığın altında eğrildi. Bu dev hayvanlar bundan öldü. Kazılarda eğrilmiş dinozor kemiklerine çok rastlanmaktadır. Dinozor yumurtalarının kabuklarının inceldiği ve kusurlu olduğu da anlaşılmıştır. Raşitizm önce ot yiyici dinozorları çökertti, bunlar et yiyici dinozorların kurbanı oldular. Et yiyici dinozorlar ot yiyici dinozorlar ölünce öldü, çünkü yiyecek bir şey kalmamıştı. Kalsiyumsuz kalmak kedi kadar küçük dinozorları etkilemedi, kaplumbağa ve kertenkeleler de kalsiyum eksikliğinden etkilenmedi. Küçük dinozorlarla memeliler arasında bir ölüm- kalım savaşı başladı ve memeliler bütün cüce dinozorları yiyip bitirdiler.

Dinozorlarla ilgili bir diğer esrar da bazı yerlerde üstüste yığılmış dinozor iskelet ve kemiklerine rastlanmasıdır. Adeta dinozorlar ölmek için belli bir noktaya toplanmışlardır. Böyle bir “dinozor mezarlığı” Büyük Sahra’da Agades civarında bulunmuştur. Bugün bunun açıklaması şöyle yapılmaktadır: Dinozorlar çok ağır oldukları için karada kolay yürüyemiyorlardı, ömürlerinin büyük bir kısmını herhalde suda geçirdiler. Ot yiyen dinozorların dişleri çok zayıf bulunmuştur ve bunların yalnız yumuşak su bitkileri yiyebildikleri düşünülmektedir. Büyük ihtimalle dinozorlar sularda, özellikle ırmaklarda öldü; akıntıyla sürüklenen cesetler deniz ve göllerde birikti. Sakin denizlerin dibinde kalan ve üstleri hızla örtülen iskeletler bütün halde bugüne kadar kaldı. Buna karşı dalgalı bir kıyıya erişen iskeletler parçalandı, kemikler aşındı ve birbirine karıştı. Kretase sonlarında denizler karaları istila etmeseydi bugün belki dinozorlar görülebilecekti. Milyonlarca yıldır devam eden dünya ve onun üzerinde zamanla değişen hadiseler insanlar için büyük bir ibrettir. Bir yaratıcının bulunduğuna işarettir.

Kaynak: http://www.turkcebilgi.com/dinozorlar

ANTALYA / KORKUTELİ

 

ANTALYA

Antalya sahip olduğu arkeolojik ve doğal güzellikler sayesinde “Türk Rivierası” adını almıştır. Deniz, güneş, tarih ve doğanın sihirli bir uyum içinde bütünleştiği Antalya, Akdeniz’in en güzel ve temiz kıyılarına sahiptir. 630 km. uzunluğundaki Antalya kıyıları boyunca, antik kentler, antik limanlar, anıt mezarlar, dantel gibi koylar, kumsallar, yemyeşil ormanlar ve akarsular yer alır.

Palmiyelerle sıralanmış bulvarları, uluslararası ödül sahibi marinası, geleneksel mimarisi ile şirin bir köşe oluşturan Kaleiçi ve modern mekanları ile Türkiye’nin en önemli Turizm Merkezi olan Antalya, Aspendos Opera ve Bale Festivali, Uluslararası Plaj Voleybolu, Triathlon, Golf Müsabakaları, Okçuluk, Tenis, Kayak yarışmaları vb. etkinliklere, 1995 yılında açılan Antalya Kültür Merkezi ile de plastik sanatlar, müzik, tiyatro, sergi gibi birçok kültürel ve sanatsal etkinliğe ev sahipliği yapmaktadır. Antalya ilinde iki iklim hüküm sürer. Sahil bölgesinde tipik Akdeniz iklimi: yazlar sıcak ve kurak, kışlar ılık ve yağışlıdır. Yukarı bölgede Akdeniz iklimi ile İç Anadolu iklimi arasında geçiş teşkil eden kara iklimi hakimdir.

Antalya’nın İsmi Nereden Geliyor ?
Antalya adını kurucusu, Bergama Kralı II. Attalos’dan alır. Attalos’a atfen Attalia adını alan kente Türkler önce Adalya daha sonra da Antalya adını verirler.

antalya03

KORKUTELİ

Korkuteli ilçesinin temelini teşkil eden Aladdin mahallesi ilçenin ilk yerleşim merkezidir. Korkuteli ilçesi Antalya iline bağlı Akdeniz bölgesi ilçelerindendir. Doğusunda Antalya merkez ilçesi, batısında Muğla fethiyeilçesi ve burdur,gölhisar ve çavdır ilçeleri, güneyde kumluca ve elmalı ilçeleri ve kuzeyde burdur,bucak ve tefenni ilçeleri ile çevrili bulunmaktadır.

Yüzölçümü 2471 km2‘dir. Deniz seviyesinden yüksekliği 1020 metre olup 1/4 oranında akdeniz  iklim, 3/4 oranında göller bölgesi karasal iklim hüküm sürer. Soğuk hava göller bölgesinden, sıcak hava Akdeniz bölgesinden intikal etmektedir. Yılın dört mevsimi bariz olarak görülen ilçemizde hava sıcaklığı ortalaması kış aylarında genel olarak -5 °C ve yaz aylarında +25 °C olmaktadır.

Torosların başlangıcını teşkil eden Bey Dağları’nın Akdeniz’e bakan yüzünün arka kısmında oluşan düzlüklerin ve tepeciklerin hakim olduğu bir arazi yapısı mevcuttur. Doğal yapı olarak Bey Dağları’nın yamaçları ve etekleri çamlık fundalık ve ormanlarla kaplı olup, düz alanlar ise tarım alanı olarak kullanılmaktadır.

Doğal yapı olarak Bey Dağları`nın yamaçları ve etekleri çamlık fundalık ve ormanlarla kaplı olup, düz alanlar ise; tarım alanı olarak kullanılmaktadır. Korkuteli ilçesinin 101.465 hektarı tarım alanı, 5800 hektarı çayır-mera, 100.339 hektarı orman ve fundalık, 351 hektarı su yüzeyi, 40.313 hektarı tarım dışı ve meskun sahalardan oluşmaktadır. Tarım alanının 116 hektarı orman sahası içerisinde bulunmaktadır.

Ayrıca burada osmanlı şehzadesi Sultan Korkut (Korkud) eğitim görmüştür ve lalalığını burada yapmıştır. Bu yüzden Korkut`un ili anlamındaki Korkuteli ismi şehrin adı olmuştur.

53474940

 

KAYNAK: http://www.yurtarama.com/i-antalya-hakkinda-genel-bilgiler-139.html

http://tr.wikipedia.org/wiki/Korkuteli

 

ANTALYA – SERİK

antalya03

Antalya, Türkiye’de, bugüne kadar bilinen en eski yerleşimlerin bulunduğu bölgelerden biridir. Şöyleki; Antalya’ya 20 km. uzaklıkta ve Toros dağlarının Akdeniz’e bakan yamaçlarındaki Karain Mağarasında yapılan kazılarda; peleolitik yerleşmenin varlığı ortaya çıkarılmıştır. Yani; MÖ.220 bin yılına kadar inilmiştir.

Evet, daha sonra antik çağ. Homeros’un İlyada destanında, bu bölgede, bazı yer isimleri geçmekte. Dolayısı ile, antik çağlarda, Pamphylıa denilen bu bölge; MÖ.1200 yıllarında, bir yerli halkın varlığını ortaya koyuyor.

Bölge; ilk çağlarda, Lidya Krallığının, Persler’in ve Büyük İskender’in egemenliğine girmiş. MÖ.2 nci yüzyılda ise, Pamphylıa’nın batı kesimi olan bu bölge , Bergama Kralı II.Attalos’un eline geçer. Kral II.Attalos;” bana bir yeryüzü cenneti bulun ” diye emir verdiğinde, adamları, kendisine, Anadolu’nun en bereketli coğrafyası üzerindeki burayı gösterirler. Bunun üzerine, Akdeniz’in batı kıyısında, kendi adı ile anılan (antik çağlarda, kentler, kurucusunun adı ile anılırdı) “Attalıa” kentini, yani bugünkü Antalya şehrini kurar. Attalıa ismi: “Attalos’un yurdu” anlamına gelir.
Arap kaynaklarında, şehrin adı: Antaliye olarak geçer. Türk kaynaklarında şehrin adı olarak ise: Adalya geçer. Şehir; 20 nci yüzyılın başından itibaren ise, Antalya olarak anılmaya başlanır.

Antalya’nın ilk surları; Kral II.Attalos zamanında inşa ettirilir. Ancak: III. Attalosun ölümünden ve Bergama Krallığının sona ermesinden (MÖ.133) sonra; kent, bir süre bağımsız kalır, daha sonra ise korsanlar tarafından ele geçirilir.

Daha sonraki dönemde,kent; MÖ.77 de, Komutan Servilıus Isaurıcus tarafından Roma topraklarına katılır. MÖ.67 de, Pompeıusun donanmasına üs olur. MS.130 da, Roma İmparatoru Hadrıanus’un, Attaleıa’yı ziyaret etmesi, şehrin gelişimini sağlar. Hadrıanus kapısı yaptırılır, surların doğu bölümü onartılır.

Roma imparatorluğundan sonra, MS.4 ncü yüzyılda ise, bölgede, Bizans egemenliği dönemi başlar. Şehir, piskoposluk merkezi olur. 1096 yılında ise; Selçuklu Sultanı I.Rüknettin Süleyman Şah tarafından, şehit fethedilir.1096 yılında haçlı seferleri başlayınca, şehir, Türklerin elinden çıkar. Bu dönemde; Selçuklular; karayolu ticaretini geliştirmeye çalışmaktadırlar ve en önemli hedeflerinde biri de, Akdeniz ticaretini ele geçirmektir. Stratejik öneminin yanı sıra, ticari açıdan da, Anadolu’yu diğer Akdeniz ülkelerine bağlayan bir liman olması nedeniyle, Antalya’yı almalarının gerekliliğine inanırlar. Mısır ve Suriye’den gelen tacirlerin, Antalya’yı geçiş yolu olarak kullanmaları da, onların Antalya’yı ele geçirme yönündeki isteklerini güçlendirir. Nitekim; 1182 yılında, Selçuklu Sultanı II.Kılıç Arslan, Antalya’yı kuşatır, ancak ele geçiremez. Takip eden dönemde, 1207 yılında ise; Selçuklu Sultanı I.Gıyaseddin Keyhüsrev, yerli halkında yardımı ile, iki aylık kuşatma sonunda, Antalya’yı ele geçirir. Bunun üzerine: Antalya’ya: kadı, imam, hatip, müezzinler tayin edilir. Kale ve burçları onarılır, silah ve erzak depolanır. Böylelikle; Selçuklular’a Akdeniz yolu açılmış olur. Antalya, Avrupa ve Mısır’la yapılan ticaretin merkezi olması yanısıra, Selçuklu donanmasının da üssü haline gelir.

1212 yılında, Antalya’da yerli halk isyan eder ve yöneticileri öldürür. Bunun üzerine, Selçuklu Sultanı I.İzzettin Keykavuz, 1216 yılında, şehri yeniden ele geçirir.

Hıristiyan ve müslümanların birlikte yaşama deneyimi, başarısızlıkla sonuçlanınca, güvenliği sağlamak için, şehir ikiye bölünür. Müslümanlarla, hristiyanların yaşadıkları mahalleleri birbirinden ayırmak için, iç sur yapılır. Hıristiyanlar şehrin doğusuna, müslümanlar batısına yerleştirilir. Kentin batısındaki Türk nüfusunun artmasıyla, yeni bir sur’a gereksinim duyulur. Selçuklu Sultanı I.Alaaddin Keykubat döneminde, 1225 yılında, daha doğuda, denize doğru, ikinci bir sur yapılır. Böylelikle, şehir, Selçuklu Sultanlarının kışlık merkezi konumuna gelir. Kışları, çoğu zaman, Antalya’da ve 1223 yılında fethedilen Alanya’da geçirmeye başlarlar. Hıristiyan nüfus ise, kentten ayrılıp, Tarsus ve Mersin çevrelerine yerleşir.

1389 yılında, Osmanlı Sultanı Yıldırım Beyazıt; Antalya ve çevresini Osmanlı topraklarına katar. Bu dönemde, surlarda fazla bir değişiklik olmaz. Bazı kapılar açılır, bazıları onarılır. Antalya, birinci dünya savaşına kadar, bir Osmanlı sancağı olarak görülür.1917-1921 tarihleri arasında, şehir, İtalyan’ların işgali altında kalır. 1921 yılında ise; Cumhuriyet hükümetine bağlanır.

Modern şehir; antik yerleşmenin üzerine kurulduğundan, Antalya’da antik çağ kalıntılarına çok az rastlanır.
Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk; 1930 tarihinde ilkbaharda, Antalya’ya ilk kez geldiğinde gördüğü; mavi deniz ve ardındaki dağların renk değişimlerini izlerken: ” Antalya, hiç şüphesiz ki Dünyanın en güzel yeridir ” sözünü söyler. Bu söz, halen: şehir girişinde, varyanttan inerken, görülmekte olup, gerek söyleyenin büyüklüğü ve gerekse şehrin büyüsü açısından, önem arz etmektedir.

00267s01

SERİK

Serik İlçemiz, önemli bir Pamfilya kenti olan Aspendos´u barındırmaktadır. Serik kenti M.S. II. yy. da Bergama Krallığı´na bağlı olarak bugünkü Yanköy yakınlarında bulunan “Sillion” (Koçhisar Tepesi) da ve Belkıs Köyünde (Aspendos) olmak üzere iki yerde kurulmuştur. İlk ismi bastığı sikkeler üzerinde de görüleceği gibi Esivediiys’dir. Persçe at ve kutsal yer anlamına gelen Aspa-at, Spanta sözcüklerinden türediği belirtilir. Çünkü Aspendos, antik dünyanın en iyi atlarını yetiştirmekle ünlüydü. Şehrin kurulusunun M.Ö 10.YY’a rastladığı tahmin edilmektedir. M.Ö.2.YY’in baslarından itibaren Romalıların hakimiyeti görülür. Şehir M.S. 7.YY’da Arap saldırılarına uğrar ve terk edilir. Aspendos Tiyatrosu, antik dünyadan bu güne kadar gelebilmiş en sağlam tiyatrodur. M.S.2.YY’da Aspendoslu Theodoros’un oğlu Mimar Zenon tarafından yapılmıştır. Tiyatro Curtius Kardeşler tarafından imparator Marcus Avrelius’a ithaf edilmiştir. Selçuklular zamanında tiyatro restore edilmiş ve kervansaray olarak kullanılmıştır. En önemli özelliği mükemmel akustiğin olmasıdır. Öyle ki, yere bırakılan metal para ya da yırtılan bir kağıdın sesini en üstteki oturma sırasından duymak mümkündür. Tiyatronun seyirci kapasitesi 15.000 kişidir. Mükemmel akustiğe sahip Aspendos Tiyatrosu, önemli sanat etkinliklerine ev sahipliği yapmıştır
İlçemiz sınırları içerisinde bulunan Sillyon Antik Kenti, Aksu´nun 13 km kuzeydoğusunda Yanköy yakınlarındadır. Kent, Aspendos ve Perge yönünde, yüksekte duran bir plato üzerine, M.Ö. 14.yy.da kurulmuştur. Çeşitli uygarlıkları yaşayan kentten Selçuklular da yararlanmıştır. Stadyum, gymnazium, kuleler, Selçuklu Mescidi ve sahne kısmı yok olan bir tiyatro geriye kalan kalıntılardır.

1817 de yerleşim bölgelerinin çok aralıklı olması nedeniyle önceleri “Seyrek” adı ile anılmış, 1950 yıllarına doğru “Serik” olarak adlandırılmıştır.

 

Kaynak: http://www.gezi-yorum.net/antalya-tarihi-kurulus-oykusu/

Kaynak: http://serik.meb.gov.tr/www/serik-tarihcesi/icerik/5

PAPATYANIN FAYDALARI

papatya_cayinin_faydalari_h1659

Yüzyıllardır uyku bozukluklarının tedavisinde, soğuk algınlığına ve mide rahatsızlıklarına karşı kullanılan papatya üzerine 20 yıldan bu yana yapılan araştırmalar geleneksel olarak kullanımının yararlarını bilimsel sonuçlarla destekliyor. Papatya bitkisinin bu kadar çok popülerlik kazanması modern tıpta üretilen pek çok ilacın içerisinde etken madde olarak kullanılmasını sağlıyor. ABD merkezli “Herb Research Foundation” kurumunun yaptığı açıklamaya göre dünya genelinde her gün 1 milyon bardak papatya çayı tüketilmekte.

Ülkemizde olduğu gibi pek çok yerde papatya dendiğinde anlaşılan Alman (German chamomile) papatyasıdır ve papatyanın sağlığa faydaları hakkında yapılan araştırmalar genellikle bu türe aittir. Alman papatyasından sonra en çok rastlanan diğer papatya türü ise Roma (Roman chamomile) papatyasıdır.

  • Uyku bozuklukları tedavisinde kullanılır
  • Romatizmal rahatsızlıklar için kullanılır
  • Deri döküntüsüne yol açan cilt hastalıklarının belirtilerini hafifletir
  • Yemeklerden sonra sindirime yardımcı olarak kullanılır
  • Gastrit ve ülseratif kolit tedavisinde kullanılır
  • Sabah bulantılarını hafifletir
  • Alerji belirtilerini azaltır
  • Stresi azaltır
  • Mide kasılmalarını engeller
  • Kaygıyı azaltır ve genel bir rahatlama sağlar
  • Bağırsak sorunlarını giderir
  • Bağırsak iltihaplanması tedavisinde yardımcı olarak kullanılır
  • Kasları gevşetir, krampları azaltır
  • Bağırsak hareketini arttırır
  • Diş eti hastalıklarını önler
  • Ağız iltihaplarını iyileştirir
  • Sakinleştirir
  • Karaciğeri çalıştırır
  • Adet dönemi kasılmalarını hafifletir
  • Sırt ve bel ağrılarını hafifletir
  • Bağışıklık sistemini güçlendirir
  • Boğaz ağrısını alır
  • Apse tedavisinde gargara suyu olarak kullanılır

 

Papatyanın Sağlığa Faydaları

Papatya çayı tüm dünya genelinde çeşitli rahatsızlıkların tedavisinde en çok kullanılanlar bitkisel çaylar arasında yer alıyor. Yüksek fosfor içeriği ile kemiklerin güçlendirilmesinden kaygıyı gibi ruhsal sorunlara, antioksidan etkisiyle kanserle mücadeleden sinir sistemi sağlığının korunmasına kadar çok geniş bir kullanım alanına sahip.

Papatya yağı cilt iltihaplanmalarının tedavisinde, egzama, mantar gibi cilt hastalıklarının belirtilerinin hafifletilmesinde kullanılıyor. Doğal bir sakinleştirici olmasının yanı sıra papatya çayı, iltihap önleyici ve kasılmaları hafifletici özelliği ile reflü yanmalarını, adet kasılmalarını, mide bulantısını, mide ekşimesini ve baş ağrısını azaltır.

Kurutulmuş papatya yapraklarının kaynatılmasıyla elde edilen papatya suyu cilt bakımı için en etkili çözümlerden biri. Papatyanın ortasında bulunan ve aktif bileşenlerinin çoğunun yer aldığı sarı bölge cildin yumuşamasını, akne ve sivilcelerin görünümlerin azalmasını sağlıyor. Papatya çiçeklerini kaynatıp suyunu süzerek, soğumasını bekledikten sonra yüz yıkama suyu olarak kullanabilirsiniz.

Cilt bakımında olduğu gibi saç bakımında da papatya suyu kullanılmaktadır. Sarı saçlar için doğal bir parlatıcı olan papatya suyunu durulama suyu olarak kullanabilirsiniz. Kınayla karıştırılıp saça uygulandığında koyu saçların açılmasını, gölgelenmesini sağlar.

 Papatya Çayının Tarihi

Papatya çayının kökeni Eski Mısır’a kadar gidiyor. Eski Mısır’da halk güneş tanrısı Ra için düzenlenen törenlerde papatya çayı kullanırmış. Yine bu çağlarda mumyalama ve çeşitli hastalıkların tedavisinde papatyanın kullanıldığı biliniyor. Romalılar döneminde sık olarak tüketilen papatya çayı ayrıca hoş kokusuyla tütsü olarak da kullanılmış.

Antik Yunan’da ise güneş çarpması tedavisi, kolik ve ateşli hastalıkların tedavisinde kullanılırmış. 1600’lü yıllardan itibaren sinir sistemi üzerindeki olumlu etkileri keşfedilen bitki bu dönemde uykusuzluk, sinirlilik gibi durumlarda kullanılmaya başlanmış. Yine aynı yıllarda bel ve sırt ağrıları ile romatizmal ağrıları hafifletmek için kullanılmış.

 Papatya Çayının Yan Etkileri

Saman nezlesine sebep olan yaygın bir ot olan Ambrosia ailesinden gelen papatyaya karşı alerjiniz olup olmadığını öğrenmek için önce bir alerji testi yaptırabilirsiniz. Kan inceltici ilaç kullananların papatya çayı, suyu ya da yağı kullanması tavsiye edilmez. Hamilelik ve emzirme döneminde kullanmadan önce mutlaka doktorunuza danışmalısınız. Bebek ve çocuklarda yaratabileceği yan etkiler üzerine yeterli miktarda çalışma olmadığı için risk almamak adına kullanmamanız daha iyi olacaktır.

Papatya çayı uyku verdiği için dikkat gerektiren (araba kullanmak gibi) aktivitelerden önce kullanılmamalıdır. Kullanım miktarı yaşa, kiloya, sağlık durumuna bağlı olarak değişebildiği için size uygun dozaj doktorunuz tarafından belirlenebilir. Papatya çayı gibi sinir sistemi üzerinde etkisi bulunan bitki çaylarının aşırı miktarlarda uzun süreli tüketimi tavsiye edilmez.

Papatya çayı östrojen hormonu etkilerine benzer etkiler yarattığı için geçmişinde hormon dengesizliği sorunları bulunan kadınların önce doktora danışmaları gerekir. Çayın şeker hatalığı tedavisinde kullanılan ilaçlarla birlikte tüketilmesi çok düşük kan şekerine neden olabilir.

Kaynak : http://www.bitkicaylarininfaydalari.com/papatya-cayinin-faydalari/

ANTALYA – ALANYA

antalya035

Antalya kenti, Akdeniz kıyısında kendi adını taşıyan körfezde, denizden 39 m. yükseklikteki kayalıklar üzerine kuruludur. Deniz kıyısı ile yükseklikleri 3086 metreye kadar ulaşan Toros Dağları arasında farklı büyüklükteki ovalar, Antalya ve çevresinin ilk göze çarpan görüntüleridir. Kara ile deniz, kilometrelerce uzanan plajlarla, ya da sarp kayalıklarla birbirine kavuşur. Toros Dağları arasında kendine özgü yarlar, uçurumlar ve özellikle kıyıya yakın kesimlerde mağaralar ayrı bir özellik katar bu bölgeye.

Toros’ların güneylerinden kaynaklanan çok sayıda irili ufaklı akarsu, ovalara bereket akıtarak Akdeniz’e ulaşır. Tamamı berrak ve temiz olan bu sular, geçtikleri yerlerde ve denize dökülürken eşine ender rastlanır güzellikte çağlayanlar oluştururlar.

Antalya’da doğa bitki örtüsü yönünden çok zengindir. Kıyı şeridinde her türlü tropikal bitki görülebilir. Yer yer dev boyutlara ulaşan kaktüs türleri Antalya’ya ilk gelenlerin hemen dikkatini çeker. Kıyıdan uzaklaşılıp Toros’ların eteklerine gelindiğinde, Akdeniz ülkelerine özgü maki bitki örtüsü egemenliği görülür. Her tür meşe ve çam ağaçlarının oluşturduğu sağlıklı ve gür ormanlar makileri izler. Ova bölgelerinde, pamuk ve susam tarlaları, portakal, limon ve muz bahçeleri ayrı bir güzellik oluşturur.

İlkbahar, yaz, sonbahar ve kış gibi 4 mevsim sadece takvimlerde geçerlidir Antalya’da. Çünkü kış mevsimi yaşanmaz burada. Öyle ki, 1985 şubatında 60 yılda bir de olsa görülen kar ve dolu yağışı, haber niteliğinde bir olay olmuştur. Yaz Nisbi nem ortalaması % 64 olan Antalya’da deniz suyu ısısı ortalaması, ocak ayında 17,6 °C, nisanda 18,0 °C, ağustosda 27,7 °C ve ekimde 24,5 °C’dir.

ayları sıcak ve kurak geçer. Diğer aylarda yağışlı ve ılık bir iklim egemendir. Yıllık ortalama ısı 18,7 °C’dir. Yılda ortalama 309,5 gün yağış olmaz. Isının sıfır °C’nin altına düştüğü enderdir. Son 40 yıllık gözlemlere göre en yüksek ısı 44.6 °C olmuştur.

ALANYA

alanya-1

Alanya, Türkiye‘nin Akdeniz Bölgesi‘deki Antalya iline bağlı bir turizm ilçesidir. Şehir merkezine uzaklığı 132 kilometredir. Türkiye’nin güney sahillerinde bulunan Alanya, 1.598,51 km2‘lik bir alana sahiptir ve nüfusu (2014 nüfus sayımına göre) 285.407’dir.[3] Nüfusun büyük çoğunluğu Türk‘tür. Bölgede 10 bin kadar ise Avrupa‘lı vardır.

Alanya ilçesi idari olarak Antalya iline bağlıdır, Alanya Belediyesi ve ilçesi de Antalya Büyükşehir Belediyesi sorumluluk alanına girmiştir. Alanya’ya 45 kilometre mesafede bulunan Gazipaşa Havalimanı 2012 yılında faaliyete geçmiştir.

Stratejik konumu bakımından Akdeniz‘in kıyı kesimlerinde küçük bir yarımada şeklindedir. Kuzeyinde Toros Dağları uzanır. Alanya tarih boyunca, , RomaBizansSelçuklu ve Osmanlı gibi imparatorluklar için Akdeniz‘de önemli bir kale vazifesi görmüştür.Selçuklu zamanında, I. Alaeddin Keykubad yönetimi altındaki bölge, jeopolitik bir önem kazanmıştır. Şehrin bugünkü sembollerinden Kızıl Kule, tersane ve Alanya Kalesi bu dönemde yapılmıştır.[4]

Bölgede Akdeniz ikliminin özellikleri görülmektedir. Kışın ılık ve yazın sıcak geçer. Turizm açısından Türkiye‘de yüzde dokuzluk bir paya sahipken Yabancıların Türkiye’de mülk alımında ise yüzde otuzluk bir paya sahiptir. Turizm, özellikle 1958’lerden sonra gelişmeye başlayarak, ilçedeki en etkin iş kolu haline gelmiş ve bu durum bölgede nüfus artışını meydana getirmiştir. Sıcak iklimi sayesinde birçok sportif faaliyet ve kültürel etkinliğe elverişlidir. İlçenin belediye başkanlığını 30 Mart 2014 yerel seçimlerinde Hasan Sipahioğlu’ndan bayrağı devralan Adem Murat Yücel yapmaktadır.

Kaynak: http://www.yurtarama.com/i-antalya-hakkinda-genel-bilgiler-139.html

http://tr.wikipedia.org/wiki/Alanya

1 36 37 38 39 40 64