Halkla İlişkiler ve Reklamcılık

AY NASIL KOKAR ?

Ay’da yalnızca on iki kişi yürüdü, bunların hepsi de Amerikalıydı. Astronotlar hava geçirmez uzay elbiseleri içinde Ay’ı koklayamıyorlardı , ama Ay’daki toprak yapışkan bir madde olduğundan Ay yüzeyinden kabine döndüklerinde yanlarında bu tozlardan bol miktarda sürüklüyorlardı. Astronotlar Ay toprağının kara benzediğini, barut gibi koktuğunu ve tadının çok kötü olmadığını söylediler. Bu toprak büyük ölçüde, Ay’ın yüzeyine çarpan göktaşlarının yol açtığı silikon dioksitten meydana gelmektedir, bunun yanı sıra demir, kalsiyum, magnezyum gibi mineraller de içerir.

NASA, uzay uçuşlarına katılan her bir ekipmanı koklayan küçük bir tim görevlendiriyor. Bunun sebebi, Uluslar arası Uzay İstasyonu’ndaki havanın hassas dengesini değiştirebilecek herhangi bir maddenin uzay mekiğine girmesini önlemek.Ay’ın peynirden oluştuğu fikri muhtemelen 16. Yüzyıla dayanıyor. Bu konuya yapılan ilk atıf  John Heywood’un Atasözleri (1564) kitabında geçiyor: “Ay, taze peynirden meydana gelmiştir.” Taze peynir tıpkı Ay’ın  yüzeyi gibi, benekli bir görünüme sahiptir.

KAYNAK: http://onedio.com/haber/ay-nasil-kokar-bilim-atlasi-43559

ANTALYA-KORKUTELİ-KÖSELER KÖYÜ

Korkuteli ilçesinin temelini teşkil eden Alâeddin Mahallesi ilçenin ilk yerleşim merkezidir. Korkuteli ilçesi Antalya iline bağlı Akdeniz bölgesi ilçelerindendir. Doğusunda Antalya merkez ilçesi, batısında Muğla Fethiye ilçesi ve BurdurGölhisar ve Çavdır ilçeleri, güneyde Kumluca ve Elmalı ilçeleri ve kuzeyde BurdurBucak ve Tefenni ilçeleri ile çevrili bulunmaktadır.

Yüzölçümü 2471 km2‘dir. Deniz seviyesinden yüksekliği 1020 metre olup 1/4 oranında Akdeniz iklimi, 3/4 oranında göller bölgesi karasal iklim hüküm sürer. Soğuk hava göller bölgesinden, sıcak hava Akdeniz bölgesinden intikal etmektedir. Yılın dört mevsimi bariz olarak görülen ilçemizde hava sıcaklığı ortalaması kış aylarında genel olarak -5 °C ve yaz aylarında +25 °C olmaktadır.

Torosların başlangıcını teşkil eden Bey Dağları’nın AkdenKÖSELERiz’e bakan yüzünün arka kısmında oluşan düzlüklerin ve tepeciklerin hakim olduğu bir arazi yapısı mevcuttur. Doğal yapı olarak Bey Dağları’nın yamaçları ve etekleri çamlık fundalık ve ormanlarla kaplı olup, düz alanlar ise tarım alanı olarak kullanılmaktadır.

Doğal yapı olarak Bey Dağları`nın yamaçları ve etekleri çamlık fundalık ve ormanlarla kaplı olup, düz alanlar ise; tarım alanı olarak kullanılmaktadır. Korkuteli ilçesinin 101.465 hektarı tarım alanı, 5800 hektarı çayır-mera, 100.339 hektarı orman ve fundalık, 351 hektarı su yüzeyi, 40.313 hektarı tarım dışı ve meskûn sahalardan oluşmaktadır. Tarım alanının 116 hektarı orman sahası içerisinde bulunmaktadır.

Ayrıca burada Osmanlı şehzadesi Sultan Korkut (Korkut) eğitim görmüştür ve lalalığını burada yapmıştır. Bu yüzden Korkut`un ili anlamındaki Korkuteli ismi şehrin adı olmuştur.

KAYNAK:http://tr.wikipedia.org/wiki/Korkuteli

EBRU SANATI

 EBRU; SUYA HAYAT, RENKLERE CAN VE KAĞIDA VÜCUT…

Geleneksel Türk sanatlarından biri olan ebru, kabaca; yoğunluğu (akışkanlığı) kitre gibi maddelerle artırılmış su yüzeyine, toprak boyaların, at kılından yapılan fırçalar kullanılarak serpilmesi ile elde edilen renkli desenin, kağıda aktarılması işidir diye tarif edilebilir.

Ebru sanatında suyun yoğunluğunu ayarlamak için kitre, mahlep, denizkadayıfı gibi malzemeler kullanılır. Ebru boyaları genellikle topraktan elde edilen, asit ve kazein içermeyen, suda erimeyen boyar maddelerdir. Ebruda kullanılan fırçalar at kuyruk kılından yapılır. Ebru teknesi 35 cm X 50 cm ebatlarında 5-6 cm derinliğinde galvaniz, sac veya çelikten imal edilir. Farklı desenler meydana getirmek için ve çiçek yapmak için kullanılan, ölçü ve şekilleri değişik taraklar bu sanatın malzemeleri arasında yer alır.

Ebru sanatında kullanılan suyun ve boyaların ayaimagesrının yapılması bu sanatın en zor aşamasıdır. Doğru su yoğunluk ayarını yapmayı öğrenmeden ve boyaların su-öd dengesini hazırlamayı bilmeden ebru yapmak mümkün değildir. Bu sebeple ebru ancak bir üstadın yanında onun tecrübelerinden istifade ederek öğrenilebilir. Su yüzeyinde yapılan, her renkli çalışmaya ebru denemeyeceği gibi, bu sanatın hazırlık aşamasını ve doğru malzemelerini kullanmayı bilmeden “ebru” yaptığını sananlara da ebru sanatçısı denemez.

Eski bir kâğıt bezeme (süsleme) sanatı olan ebru asıl olarak bir cilt sanatıdır. İlk defa nerede ve kim tarafından yapıldığı kesin olarak bilinmese de, araştırmacıların genel kanaati; ilk olarak Türkistan coğrafyasında yapıldığıdır. Daha sonra İran’a ve oradan da Osmanlı coğrafyasına geldiği bilinmektedir.

Osmanlı da sanatsal açıdan kemale ermiş olan ebru, gerek kullanılan malzemeler ve boyalar gerekse teknik açıdan asıl kimliğini kazanmıştır. 1700 ili yıllarda İstanbul da yaşamış olan Hatip Mehmet Efendi, ebru sanatında “Hatip ebrusu” diye bilinen, su yüzeyinde figüratif desenler oluşturmayı ilk olarak başaran kişidir. Bundan sonra çeşitli Türk ebru ustaları farklı desen ve çiçek yapım tekniklerini başarı ile uygulayarak ebru sanatını günümüze taşımışlardır.

Avrupa da Türk mermer kağıdı veya Türk kağıdı olarak bilinen ebru günümüzde dünyanın hemen her ülkesinde az da olsa bilinmekte ve uygulanmaktadır. Farklı ülkelerde ebru diye bilinse de, kullanılan malzemeler ve boyalar açısından geleneksel ebru sanatından çok uzak çalışmalara rastlanmaktadır. 

 KAYNAK:http://www.dokusu.com/ebru-sanati-nedir/

BADMİNTON SPORU

BA

BADMİNTON SPORU

Kaz tüyünden yapılma bir top ve raketle oynanan bir oyun olan Badminton, topun file üzerinden rakip alana atılması ve geri dönmesini sağlamak amacına dayanan bir spor dalıdır.

Badminton, kolayca öğrenilebilen, bay ve bayan, 7 yaşından 77 yaşına kadar bütün yaş grubunda insanların yapabildiği, ender sporlardandır. Şiddet içermemesi, oynaması ve seyredilmesinin zevkli olması nedeniyle, bayanların da büyük ilgisini çekmektedir. Tenis oyunları gurubundan olması nedeniyle rakipler arasında bir net(file) bulunur, dolayısıyla herkes kendine ayrılan sahada oynar, topu (tüytop) oldukça zararsızdır, böylece yaralanma veya sakatlanma riski en düşük etkinliklerdendir.

Her yaşta ve her performans düzeyinde oynanır ve zevk verir, kişiyi zorlamaz, aşırı yüklenmenin kötü sonuçları oluşmaz. Özellikle ayak hareketleriyle sahayı tutma ve hamleleriyle Türklerin ata sporu kılıç kullanmaya benzemektedir.

Tarihi 

MÖ 5. yüzyılda Çinliler, Badminton’un atası sayılan Ti Jian Zi adı verilen bir oyun oynarlarmış. Yine badmintona benzeyen bir oyun, 19. yüzyıl ortalarında Hindistan’da poona adıyla oynanıyormuş. Birçok açıdan günümüz badmintonuna benzeyen bu oyunu gören İngiliz subaylar, 1860 yıllarında bunu ülkelerine getirmişler. Beauford Dükü’nün kızları bu oyunu ilk defa Badminton Evi’nde oynamışlardır. Badminton ismi de bu salondan gelmektedir.

İlk kurallar 

J.L. Baldwin isimli sporcu, bu sporun kurallarını ilk koyan kişidir. 1870’li yıllarda Hindistan’dan dönen İngiliz subayları, Badminton’u J.L. Baldwin’in koyduğu kurallara göre oynamaya başlamışlardır. Dört yıl gibi kısa sürede İngiltere’de ilk badminton kulübü kuruldu ve kuralları belirlenen oyun ülke geneline yayıldı. Daha sonra çeşitli ülkelere yayılan badminton, 1934’te Uluslararası Badminton Federasyonu’nun kurulması ile yeni bir ivme kazanmıştır.

1934’ten beri özellikle Çin ve Endonezya bu oyunda hayli başarılı olmaktadırlar.

Olimpiyatlar ve badminton 

Badminton, ilk kez 1972 Münih oyunlarında olimpiyat sahnesine gösteri sporu olarak çıkmıştır. Yine, 1988’de Seul’de bir kez daha denenen badminton, 1992’de Barselona’da esas spor olarak ilk kez oynanmıştır. Asya ülkelerinin yanı sıra Danimarka ve İngiltere’de bu oyunda en iyi olan ülkeler arasında yer almaktadır. Badminton esasında atası sayılan sporlardan çok farklılaşmamıştır. Denebilir ki, 1800’lerde nasıl oynanıyorsa, bugün de aşağı yukarı o şekilde oynanmaktadır.

Türkiye’de badminton 

Hacettepe Üniversitesi’nde görevli olan İrfan Yıldırım ve diğer spor yöneticileri katkılarıyla 1991 yılında Türkiye Badminton Federasyonu’nu kuruldu.
Badminton sporunun ilk federasyon başkanı İrfan Yıldırım’dır. Türkiye genelinde ve federasyon verilerine göre, 2001 yılı itibarıyla 90 badminton kulübü açılmış ve 1880 sporcu katılmıştır. Badminton Milli Takımımız ilk milli müsabakasını İzmir’de Kazakistan Milli Takımı ile oynamıştır.

Ülkemizde düzenlenen ilk uluslararası turnuva ise 70. Yıl Uluslararası Badminton Turnuvası olup, 25-29 Ekim 1993 tarihlerinde Ankara’da yapılmıştır. İstanbul’ da ise 2001 yılında yapılan İstanbul Badminton Open’e Türkiye’nin genelinden ve Avrupadan 400’e yakın sporcu katılmıştır. İstanbul’ da 84 ilköğretim ve spor kulübü bulunmaktadır.

Özellikleri 

Badminton, kolayca öğrenilebilen, bay ve bayan, ömür boyu yapılabilen, ender sporlardandır. Yas ve cinsiyet farkını ortadan kaldıran bayanların ve erkeklerin eşit şartlarla mücadele ettiği iki veya dört kişinin topu yere düşürmeden raketle karşılıklı vuruş esasına dayalı file üzerinden oynanan bir spordur. Bu spor dalında zeka, hız ve estetiğin ön plana çıkmasıyla müsabakaların seyri daha güzel olmaktadır.

Badminton ölçüleri 

File boyu=155 cm*
Raket boyu=65.5 cm*
Saha boyu en=610 cm*
Saha boyu boy=1340 cm*
Top boyu=değişebilir ortalama 3.5 cm

Malzemeler

1 adet (kuş adlı)tüylü top,2 adet raket ve esnek ayakkabılar (yaralanmaları engellemek için).
Badminton teorik olarak her yerde oynanabilir. Ancak rüzgar alan yerlerde oynanamaz. Kapalı spor salonları çok uygundur. 6.10m X 13.40m ebadında ki kortla çok fazla yer işgal etmez.

Muhsin Yazıcıoğlu

Muhsin Yazıcıoğlu

Muhsin Yazıcıoğlu

Muhsin Yazıcıoğlu (31 Aralık 1954; Şarkışla, Sivas – 25 Mart 2009; Göksun,Kahramanmaraş), Türk siyasetçi. Eski Ülkü Ocakları Genel Başkanı, 19., 20., ve 23. dönem TBMM Sivas milletvekili ve Büyük Birlik Partisi’nin kurucusudur. Muhsin Yazıcıoğlu, 25 Mart 2009 günü bir helikopter kazasındaKahramanmaraş’ta yaşamını yitirmiştir.

İlk yılları ve eğitimi

31 Aralık 1954 günü Halit ve Fidan Yazıcıoğlu çiftinin son çocuğu olarakŞarkışla’nın Elmalı köyünde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Şarkışla’da yaptıktan sonra Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi’ni bitirdi. Eşi Gülefer Yazıcıoğlu ile de burada tanışıp evlenen Muhsin Yazıcıoğlu iki çocuk babası idi.

Siyasi hayatı

1980 öncesi

1968’de cemiyetçilik çalışmalarına başladı. Şarkışla’da Genç Ülkücüler Hareketi’ne katıldı; üniversite eğitimi için 1972’de Ankara’ya geldikten sonra da,Ülkü Ocakları Genel Merkezi’nde görev yapmaya başladı. Sırasıyla Ülkü Ocakları Genel Başkan Yardımcılığı ve Ülkü Ocakları Genel Başkanlığı’nda bulundu. Yazıcıoğlu, 1978’de faaliyete geçen Ülkücü Gençlik Derneği’nin de kurucu Genel Başkanı oldu. Bu dönemde yaşanan Bahçelievler ve Kahramanmaraş katliamlarıyla suçlandı fakat yargı tarafından suçsuz bulundu ve serbest bırakıldı. 1980 sonrası yapılan yargılamalarda da beş yılı hücrede olmak üzere yedi buçuk yıl hapishanede yattı ve yargı tarafından suçsuz bulundu ve beraat etti.

1978’de Abdullah Çatlı ve Mustafa Pehlivanoğlu yakalanınca, “Ankara’ya geldiklerinden bir saat kadar sonra şubeye telefon açarak, “Bu size son ihtarım. Abdullah Çatlı’yı bırakmazsanız Ankara’nın 150 yerinde bomba patlatacağız” diyerek emniyeti tehdit ettiği rivayet edilir. Bir iddiadan ibaret olan bu bilginin bir kesinliği yoktur.[1] 1978 yılında Alevi vatandaşlara karşı düzenlenen katliamın ÜGD başkanı olarak tertipçisi olmakla suçlanmış ve daha sonra suçsuzluğuna kanaat getirilerek beraat ettirilmiştir.

12 Eylül dönemi

1980 yılına kadar MHP’de Genel Başkan Müşavirliği görevinde bulunan Muhsin Yazıcıoğlu, 12 Eylül 1980’den sonra MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası’nda yargılandı. 5,5 yılı hücrede olmak üzere 7,5 yıl Mamak Cezaevi’nde kaldı. Burada Üşüyorumadlı bir şiir yazdı

Yazıcıoğlu, cezaevinden çıktıktan sonra, cezaevindeki ülkücüler ve onların ailelerine yardım amacıyla kurulan Sosyal Güvenlik ve Eğitim Vakfı’nın başkanlığını yaptı. Yazıcıoğlu, 1987’de Milliyetçi Çalışma Partisi’ne (MÇP) girdi ve Genel Sekreter Yardımcılığı görevinde bulundu. 20 Ekim 1991 Milletvekili Genel Seçimlerinde, Refah Partisi (RP), Milliyetçi Çalışma Partisi (MÇP) ve Islahatçı Demokrasi Partisi’nin (IDP) oluşturduğu ittifak bünyesinde milletvekili adayı olan Muhsin Yazıcıoğlu, Sivas’tan milletvekili seçildi.

BBP dönemi 1992-2009

Yazıcıoğlu, 7 Temmuz 1992’de, “içinde bulunduğu partinin siyasi anlayışıyla uyuşamadığı” gerekçesiyle 5 milletvekili arkadaşı ile beraber MÇP’den ayrıldı. 29 Ocak 1993’te, MÇP’ den ayrılan bir grup arkadaşı ile beraber Büyük Birlik Partisi’ni (BBP) kurdu ve partinin Genel Başkanı oldu.

24 Aralık 1995’te yapılan erken genel seçimlerinde ANAP-BBP ittifakından 20. Dönem Sivas milletvekili olarak yeniden parlamentoya giren Yazıcıoğlu, 28 Şubat 1996’da ANAP’tan istifa ederek, BBP’ye döndü. 8 Ekim 2000 tarihindeki 4., 20 Temmuz 2003 tarihli 5. ve 30 Nisan 2006 tarihli 6. Olağan ve 15 Nisan 2007 tarihli 2. Olağanüstü Büyük Kurultaylarda yeniden genel başkan seçildi.

22 Temmuz 2007 seçimlerinde Sivas’tan bağımsız milletvekili olarak TBMM’ye girdi ve seçimlerden önce bıraktığı BBP Genel Başkanlığına tekrar seçildi.

Helikopter kazası

Türkiye’de helikopter kazası: 6 ölü

25 Mart 2009 tarihinde, Kahramanmaraş mitinginden Yozgat-Yerköy mitingine hareket etmek üzere içinde bulunduğu helikopter bilinmeyen bir sebepten dolayıdüştü. Helikopter düştükten sonra İHA muhabiri İsmail Güneş 112 Acil Servisi aramıştır. Bu konuşmada bacağının kırık olduğunu, helikopterde bulunanlardan sadece BBP Sivas il Başkanı Erhan Üstündağ’ın inlediğini, ne BBP Sivas il başkan yardımcısı Murat Çetinkaya ne de pilot Kaya İstektepe’den ses geldiğini, Muhsin Yazıcıoğlu’nu ise göremediğini söylemiştir.

Bu konuşmalar İsmail Güneş’in son konuşması olmuştur. Kazadan 48 saat sonra helikopterin enkazı ve Muhsin Yazıcıoğlu dâhil 6 kişinin naaşı arama ekipleri içerisinden 17 gönüllü civar köylüsü tarafından Sisne ve Kızılöz Köyleri arasındaki Keş Dağı Kuru Dere Kanlıçukur mevkiinde bulundu.Enkaz, 48 saat süren arama çalışmalarının yapıldığı bölgenin içerisinde değil 115 km uzağındaydı.

28 Mart 2009 tarihi ve saat 14:10’da BBP Genel Sekreteri Yalçın Topçu’nun yaptığı açıklamaya göre, BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberindekiler vefat etmişlerdir. Kendisi daha önce on yedi defa trafik kazası geçirmişti ancak bunların hepsini hafif sıyrıklarla atlatmıştı.

Muhsin Yazıcıoğlu’nun cenazesi ölümünden 6 gün sonra 31 Mart 2009 tarihinde Kocatepe Camii’nde düzenlendi. TBMM’deki törende Yazıcıoğlu’nun Türk bayrağına sarılı naaşının üzeri çiçeklerle süslendi. Cenaze törenine basın mensupları dâhil yaklaşık 700.000 kişi katıldı. Vasiyeti üzerine cenazesi, Taceddin Dergahı’na gömülmeyi vasiyet ettiği için bir bakanlar kurulu kararı çıkarılarak Mehmet Âkif Ersoy müzesi olarak kullanılan dergahın bahçesine defnedildi. Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümünün ardından memleketi Sivas’ta birçok parka ve caddeye ismi verildi. Amasya’da ve Ankara Çamlıdere ilçesinde yapılan caddenin ismi Muhsin Yazıcıoğlu Caddesi olarak değiştirildi. Anadolu’nun birçok yerinde park, cadde ve vakıflara onun ismi verilerek kendisine duyulan sevgi ve saygı tekrar ifade edildi.

Helikopter Kazası ile ilgili iddialar

25 Mart 2009 tarihinde, meydana gelen kazadan sonra ortaya atılan suikast iddialarını araştırılması için 02 Şubat 2010 tarihinde; Cumhuriyet Halk Partisi Grubu Adına Grup Başkanvekili ve Ankara Milletvekili Hakkı Suha Okay(10/333); Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu Adına Grup Başkanvekilleri Kocaeli Milletvekili Nihat Ergün, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş, Giresun Milletvekili Nurettin Canikli, Hatay Milletvekili Sadullah Ergin ve Yozgat Milletvekili Bekir Bozdağ(10/334); Milliyetçi Hareket Partisi Grubu Adına Grup Başkanvekilleri Mersin Milletvekili Mehmet Şandır ve İzmir Milletvekili Oktay Vural’ın önergesiyle Meclis Araştırma Komisyonu kuruldu. 04 Nisan 2011 tarihinde açıklanan Meclis Araştırma Komisyonu raporundan tatmin olmayan ailesi ise iddialarında arkasının kesilmemesi ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün gazeteciler ile sohbette sarf ettiği ”helikopterin beynini keçiler sökmedi ya” cümlesi üzerine dönemin Büyük Birlik Partisi Genel BaşkanıYalçın Topçu ve Gülefer Yazıcıoğlu’nun girişimleri üzerine Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün talimatıyla Devlet Denetleme Kurulu olayı incelemeye almış ve 21 Ocak 2011 tarihinde de raporunu açıklamıştır.

Günümüzde kazanın oluş biçimi ve kaza sonrasında yaşanan ihmaller halen tartışılmakta olup, konu Kahramanmaraş Özel Yetkili Savcılığınca halen soruşturulmaktadır.

6 Ocak 2014 tarihinde Aksiyon dergisinin 996. sayısında Muhsin Yazıcıoğlu ve beş arkadaşını taşıyan helikopterin düşme nedeninin karbonmonoksit olabileceğine ilişkin bilgilere yer verildi.

2 yıla aşkın bir süredir Özel Yetkili Malatya Cumhuriyet Savcılığı tarafından yürütülen soruşturma kapsamında helikopterin neden düştüğüne ilişkin çok önemli delillere ulaşıldı. Bu kapsamda Aksiyon Dergisi ölenlerin kanlarında helikopter düşmeden önce karbonmonoksit bulunduğuna ilişkin özel bir dosya yayımladı. Köksal Akpınar’ın haberine göre, Pilot Kaya İstektepe ve gazeteci İsmail Güneş‘in kanında bulunan karbonmonoksit değerlerinin helikopter düştüğünde çok daha yüksek olduğu ispatlandı. Savcılık, hayatını kaybedenlerin kanlarındaki karbonmonoksitin, jetlerin egzoz gazından oluştuğu üzerinde duruyor.

 

Kaynakça: http://tr.wikipedia.org/wiki/Muhsin_Yaz%C4%B1c%C4%B1o%C4%9Flu

 

 

RUSLARIN UYKUSUZLUK DENEYİ

1940′ların sonlarında Rus araştırmacılar 5 insanı 15 gün boyunca tetikleyici gazlarla uyanık tuttular. Oksijen seviyesinin dikkatlice kontrol edildiği odalarda kalıyorlardı. Böylece gaz onları öldürmüyordu, eğer toksit seviyesine ulaşmazsa. Kamera sistemleri kapatılmıştı, yani onları izleyebilmek için sadece mikrofonlar ve 5 inçlik kamara penceresine benzeyen gözlem camları vardı. Oda kitaplarla, yataksız karyolalarla, su ve tuvaletle, ayrıca 5′ine de 1 ay yetecek kadar yiyecekle doluydu.
Denekler 2. Dünya Savaşı’nda düşman olarak kabul edilmiş politik tutsaklardı.

Her şey ilk 5 gün iyi gidiyordu; denekler 30 gün boyunca uyumadan teste dayanırlarsa serbest bırakılacakları konusunda anlaşmılardı. Günden güne onların her hareketlerini ve aktivitelerini izlerlerken giderek geçmişlerindeki travmatik olayları konuştuklarını fark ettiler. 4 gün boyunca bu durum giderek karanlık bir görünüme ulaştı.

5 günden sonra, Koşullar hakkında şikâyet etmeye ve onları yönetenlerin nerede olduğunu araştırmaya başladılar. Birbirleriyle konuşmayı kestiler ve mikrofonlarla tek taraflı camlara fısıldamaya başladılar. İşin garibi, bu deneyi diğer deneklerin üzerlerinden kazanabileceklerini düşünmeye başladılar. Araştırmacılar başta bunun gazın bir yan etkisi olduğunu düşündüler…
9 günden sonra ilk denek çığlık atmaya başladı. 3 saat boyunca, ciğerlerinin üzerinden odanın içinde koşarak bağırdı. Denek bağırmaya devam ediyordu ama bazen sadece çıkan ses bir kaç ciyaklamadan başka bir şey değildi. Araştırmacılar, deneğin ses tellerini parçaladığını ileri sürdüler. Daha ilginç olan şeyse diğer deneklerin buna nasıl tepki verdiği… ya da tepki vermedikleri… 2. denek çığlık atmaya başlayana kadar hepsi mikrofonlara fısıldamaya devam etti. Diğer çığlık atmayan denekler kitapları parçalara ayırdı, sayfaları tek tek yüzlerine sürüp sakince gözlem camlarına yapıştırdıklarında, çığlıklar hemen kesildi. Yani, mikrofonlara devam.
3 gün daha geçti. İçerideki 5 deneğin hiç sesi gelmediğini düşündüklerinde araştırmacılar mikrofonları çalışıyorlar mı diye saat başı kontrol ediyorlardı. Odadaki oksijen seviyesi, hepsinin hayatta kalabileceğini göstermişti. Aslında 5 denek ağır egzersizler yapınca oksijen seviyesi düşüyordu. 14. günde araştırmacılar deneklerden hiç bir veri alamayınca odaya girmeye karar verdiler. Onların ölmüş olmalarından endişeleniyorlardı. Veya bir sebzeye(hareketsiz) dönüştüklerini…
Anons ettiler: “Mikrofonları kontrol etmek için içeri giriyoruz, kapılardan uzak durun ve yere yatın. Aksi hâlde vurulacaksınız. İtaat edeninizden birisi özgürlüğüne hemen kavuşacak.”

İçeriden sakin bir Ses cevap verince şaşırdılar: “Artık özgür olmak istemiyoruz.”  Bir tartışma askeri güçler ve araştırmacılar arasında patlak verdi. Daha fazla tepki alıp kışkırtmamak için sonunda 15. günün gece yarısı odanın kapısının açılmasına karar verildi. Oda birden temiz havayla doldu ve uyarıcı gaz dışarı boşaldı. Mikrofonlar anında çalışmaya başladı. 3 farklı ses yalvarmaya başladı, onları bekleyenler ve sevdiklerinin üzerlerine. Odanın içine askerler denekleri almak için gönderildi. Şimdiye kadarki en yüksek çığlıklarını askerler de içeride ne olduğunu görünce attılar. 5 denekten 4′ü hâlâ yaşıyordu, buna rağmen hiç kimse bunun “hayatta” kalmak olduğunu söyleyemedi.
Yiyecek erzaklarına çok dokunulmamıştı. Ölü deneğin kalçasında ve göğsünde topat topak doldurulmuş et vardı. Odanın ortasındaki giderin üstünde duruyordu, suyun geçmesini engellediği için oda 4 inç suya kaplanmıştı. Aslında kan olan suyun ne kadar fazla olduğu asla fark edilememişti.(geceyarısı sonuçta) “Kurtulan” 4 denek uzamış sakallara ve yırtık derilere sahipti. Tırnaklarındaki parçalar bu yaraları kendilerinin yaptıklarını gösteriyordu. Araştırmacıların düşündüğü gibi dişlerle değil… Yaralar ve oyukların açıları, konumları hepsini kendilerinin yapmadığını gösteriyordu.

Karın bölgesindeki organlar ve kaburgaları 4 deneğinin de ortadan kaldırılmıştı. Kalp, akciğerler ve diyafram yerine, deri ve kaburgaya bağlı kasların çoğu akciğerlerle beraber göğüs kafesinin dışına sarkmıtı. Kan damarları ve organlar sağlam kalsa da, diğerlerini çıkarıp yere atmışlardı ve havalandırıyorlardı. Fakat denekler hâlâ yaşıyorlardı. Dördünün de sindirim sistemleri yiyecekleri sindirilirken görülebiliyordu. Günler sonra yiyecekleri dışarı attıklarında aslında onların kendi etleri olduğu ortaya çıktı. Çoğu asker Rus özel tesislerinde çalışmıştı fakat hepsi de denekleri o odaya girip kaldırmayı reddetti. Askerler odadan çıkarılmaları için yalvarıp bağırırken gaz geri geldi, uykuya daldılar…

Deneklerin odadan çıkarılmamak için verdikleri mücadele herkesi çok şaşırttı. Bir Rus asker boğazı söküldüğü için öldü, başka bir diğeri ise testisleri koparıldığı ve bacağı deneklerden birinin dişleriyle kemirildiği için yaralandı. Diğer 5 asker ise hayatlarını haftalarca intihar etmeye çalışarak kaybettiler.
Yaşayan 4 denekten birinin dalağı patladı ve dışarı doğru kanamaya başladı. Tıbbi araştırmacılar onu sakinleştirmeye çalıştılar ama bu imkansızdı. Bir insanın alabileceği mofinden daha fazla almasına rağmen hâlâ köşeye sıkışmış bir hayvan gibi mücadele ediyordu ve bir doktorun koluyla kaburgasını kırdı. Kalbi son hızına 2 dakika boyunca ulaşıp atarken dolaşım sisteminde kandan daha fazla hava vardı. Kalbi durduğunda bile bağırmaya devam etti ve kendini 3 dakika boyunca dövdü. Herkese saldırıp “DAHA FAZLA” kelimelerini tekrar ederken gittikçe güçsüzleşti, yavaşladı ve sessizce yere yığıldı.
Sağ kalan 3 denek tam donanımlı bir tıp merkezine taşındı. Sağlam ses telleri olan 2 denek uyanık kalabilmek için daha fazla gaz talep ediyorlardı…
Deneyin organlarını tekrar yerleştirme aşamasında sakinleştirici ilaçlarına karşı bağışıklık kazanmış olduğu keşfedildi. Bağlamış olduğumuz iplre karşı öfkeli bir şekilde dayandı.En sonunda 4 inçlik deri bağı yırtmayı başardı.Hatta o bileği 200 poundluk bir asker tuttuğu halde.Onu normale getirmek için normalden biraz daha fazla anestezi kullandık. ve gözlerinin kapandıığını gördük. Kalbi durmuştu. Otopsi testlerinin sonuçları onun kanının içindeki oksijen sayısının 3 katını tespit ettik. Kasları o kadar iskeletine sıkıştırılmıştı ki karşı vermeye çalışırken 9 kemiğini kırdığını tespit ettik.

2. Hayatta kalan ise 5 kişinin arasında ilk çığlık atanlardandı. Vokal kayıtları yok edilmişti.Yalvaracak durumda değildi, tek yapabildiği kafasını düzensiz bir şekilde haraket ettirmekti.Tabii bunlar anestezi gazı ile oluşan sonuçlardı.Bir sonraki ameliyat anestezi gazı kullanmayarak denedik. Organlarını yerleştirirken 6 saat boyunca hiç tepki vermedi. Ameliyat terkar tekrar denetlendi çünkü hastanın hayatta kalmasını sağlamamız gerekirdi. Bir hemşire hastanın ağzı kıvrılarak gülümseye döndüğüne şahit olmuş bir kaç kere.

Ameliyat hastanın yüksek sesle mırıldanmasıyla sona erdi. Çırpınarak aynı zamanda konuşmaya çalışıyordu. Ona kalem ve kağıt verdik ki bize ne istediğini söyleyebilsin. Ve mesajı. “Kesmeye devam et.”

Diğer iki denek aynı ameliyatda yapıldı. İkiside anestetik gazı verilmeden.En azından onları felç edicek bir ilaç verdik ameliyatın sonuna kadar. Ameliyat imkansızdı çünkü iki hastada gülüp duruyordu.Bir kere felç olan hastaların izleyeceği tek yol araştırmacıları gözleri ile izlemekti. Tekrar konuşabilecekleri zaman bize canlandırıcı gaz istediklerini söylemişlerdi.Araştırmacılar onlara niye kendinize zarar verdiklerini sormaya çalıştılar.Neden kendi bağırsaklarını parçaladıklarını ve tekrar gaz verilmesini istediklerini sordular.

Tek cevap şuydu. “Uyanık kalmam gerek.”
BÜtün üç deneklerin bağları güçlendirilmişti ve onlarla ne yapılacağına karar verene kadar bekleme odasına geri konulmuştu. Komutan tekrar gaz verildiğinde ne olucağını merak ediyordu.Araştırmacılar buna itiraz etti ama kimse dinlemedi.
Odanın içinde tekrar mühürlenmeye hazırlanan denekler EEG monitörüne bağlıydı. Ve herkese süpriz olan şey tekrar gazlanıcaklarını duyduklarında çırpınmayı bıraktıklarıydı. Bu çok açıktı ki 3 ü uyanık kalmakta kendilerini zorluyor gibidiler. Bir tanesi sesli mırıldanarak konuşmaya çalşıyordu. Diğer denekler kafasını yastığa dayamıyor ve sürekli göz kırpmaya çalışıyordu. EEG monitöründe beyin dalgaları şaşırtıcıydı. Kağıt raporlarına bakarken bir hemşire hastalardan birisinin kafasını yastığa vurduğu anda gözlerinin kapandığını fark etti. Beyin dalgaları direk Derin uykuya girdiğini gösteriyordu. Sonra tekrar eski durumuna döndü. Döndüğü anda ise kalbi durmuştu.

Tek kalan denek ise tekrar mühürlenmek için çığlık atmaya başladı. Beyin dalgaları tıpki uykudan ölen deneğinki gibi oldu. Komutan 2 deneğin tekrar mühürlenmesini emretti. Yanlarında olan 3 araştırmacıyıda mühürleme emiri verildi. Üçünden birisi silahını çekip komutanı vurdu. Sonra sessiz olan deneğe silahı doğrulltu ve beynini dağıttı.
Silahı son kalan deneğe doğrulttu.”Bu şeylerle aynı yerde kilitlenmiyeceğim!Seninle değil!” Adama çığlık attı. “NESIN SEN!?” “Bilmek zorundayım!”
Denek gülümsedi.
“Bu kadar kolaymı unutun?” Diye sordu denek. “Biz siziz. Biz sizin içinizde yatan deliliğiz, Her anda serbest olmayı bekleyen çılgın hayvanlarız.Biz yatağınızın altında saklananlarız.”
Araştırmacı durdu. Sonra silahı deneğin kalbine doğrultup ateş etti. Denek ölmek üzereyken, “Nerde..yse .. özgür…” dedi.

 

KAYNAK: http://www.masqlen.com/rus-uyku-deneyleri-18.html

DEĞERLİ TAŞLARIN ANLAMLARI

Akik

Değerli Taşların Anlamları ve Faydaları

Genel koruma ve iyileşme taşıdır. Cesaret, özgüven ve enerji verir.Canlılık veren enerjisiyle, kendinizi sıkıntılı ve kötü hissettiğiniz anlarda olayların iyi yönünü de görmenizi sağlar. İnsanların olumsuzluklarından kolayca etkileniyorsaniz akik size iyi gelecektir. Kendisini taşıyan kişiye güç, keyif ve iyimserlik hissi verir. Ceplerinde bu taşı taşıyan çocukları olumsuz duygulardan ve münakaşalardan uzak tutar. Dünyevi başarıyı simgeleyen akik, negatif enerjiye karşı koruma sağlar ve tükenmiş olan cesareti canlandırır. İşadamlarının bu taşı, özellikle belin altında (cepte veya yüzük olarak olabilir) taşımaları faydalı olacaktır. Özellikle yüzük olarak kullanıldığında, kişinin kendisine güvenini artırır. Güçlü ve erkeksi bir enerjiye sahip olan akik, cinsel organlar ve cinsel güç için faydalıdır.

Yeşim taşı

Değerli Taşların Anlamları ve Faydaları

Bilgelik, merhamet, insaniyetlik, cömertlik, huzur ve uyum taşıdır. Mücevher olarak takıldığı zaman koruyucu ve şans getirici özelliğe sahiptir.

Turkuaz

Değerli Taşların Anlamları ve Faydaları

İyileşme taşıdır. Arkadaşlıkları, şansı ve mutluluğu çeker. Utanç ve suçluluk duygusunu bünyeden atar.

Aleksandrit

Değerli Taşların Anlamları ve Faydaları

Yenilenme ve düzelme taşıdır. Kişinin daha iyi olmaya kendini açmasını sağlar. Aşk, neşe ve şans getirir.

Ametist

Değerli Taşların Anlamları ve Faydaları

 Gerçekçi rüya görümünü arttırır. Depresyonu atmanıza yardımcı olur, sakin, dingin ve ruhani olmanızı sağlar. Bağımlılık ve strese karşı savaşmanıza yardımcı olur.Kullanıcısında denge ve uyum oluşturur. Enerji bedeni dengeler, bilgisayar, tv gibi aletlerin zararlı tesirlerini azaltır.Zindelik verir, kanı temizler,uykusuzluk çekenlere iyi gelir. Eğer uykusuzluk sorunu yaşıyorsanız; ametisti yatmadan önce bir süre elinizde tutun ve sonra yastığınızın altına koyarak yatın. Sorununuzun nasıl düzeldiğini göreceksiniz. Enerji dolu bir taş olduğu için çoğu insan üzerinde canlandırıcı bir etkisi vardır. Sürekli üzerinizde taşıyabileceğiniz bir taştır. Yaydığı enerji her zaman size fayda sağlar ve olumsuzluklardan korur. Özellikle düşman tavırlı insanların arasında bulunacağınız zamanlarda bu taşı üzerinizde bulundurmaya gayret edin. Böylece sadece pozitif enerji alacağınızdan emin olabilirsiniz. Enerjisinin odaklandığı kişide uyum ve denge oluşturur. Yaydığı enerji doğrudan sinir sistemini etkiler. Ancak ciddi bir kişilik bozukluğuna sahip insanlar bu enerjiyle uyuşamayarak, onu rahatsız edici bulabilir. Pembe kuvars ile birlikte kullanıldığında aklı güçlendirir ve kalbi korur.Göz hastalıklarına, alerjiye, baş ağrılarına ve kalp rahatsızlıklarına iyi gelir. Negatif elektrik yükü taşıdığından dolayı; bedendeki fazla elektrik yükünü toplayarak beyin gücünü yükseltir.

Apatit

Değerli Taşların Anlamları ve Faydaları

Hipertansiyon ve kekemelik gibi sıkıntılara iyi gelir. Suçluluk duygusundan ve yas halinden kurtulmanızı sağlar.

Aquamarine

Değerli Taşların Anlamları ve Faydaları

Görüş yeteneğinizi keskinleştirir, zekayı açar, sakinleştirir ve duygularınızı netleştirmenizi sağlar.

Aragonit

Değerli Taşların Anlamları ve Faydaları

Ayaklarınızın yere basmasını ve gerçeklerle yüzleşmenizi sağlar.

Yıldıztaşı

Değerli Taşların Anlamları ve Faydaları

İyi şans taşıdır. Özellikle de maddi konularda. Yaratıcılığı hareketlendirir, zekayı açar ve bakış açınızı genişletir. Gerçekten faydalı bir iyileştirme taşıdır ve zihinsel ve duygusal iyiliği sağlar.

Amazon taşı

Değerli Taşların Anlamları ve Faydaları

Daha iyi ve net düşünmenizi sağlar.

Kan taşı

Değerli Taşların Anlamları ve Faydaları

Özellikle kan ile ilgili durumlarda iyileşmeyi sağlar. Cesareti ve cömertliği arttırır.

Amber

Değerli Taşların Anlamları ve Faydaları

Negatifliğe karşı koruma, iyileşme, çekicilik ve enerji taşıdır.

Azurit

Değerli Taşların Anlamları ve Faydaları

Psişik kabiliyeti arttırır ve meditasyona yardımcı olur. Eklem ağrılarına ve romatizma ağrılarına iyi gelir.

Krizokol

Değerli Taşların Anlamları ve Faydaları

Gerginliği alır.

Sitrin

Değerli Taşların Anlamları ve Faydaları

Sindirime ve zihinsel fonksiyonlara yardımcı olur. Özgüveni arttırır.

Mercan

Değerli Taşların Anlamları ve Faydaları

  Çocuk doğurmaya ve benimsemeye yardımcı olur. Kötü düşünceleri zihninizden uzaklaştırır ve genel iyiliği sağlar.Bir deniz ürünü olduğundan, denizin sakinlik ve dinginlik programını, taşıyıcısına aktarır.
Nazara karşı koruyucudur.Konsantrasyon eksikliğini giderir.Kişinin ruhsal anlayışını güçlendirir.Saflığın ve dengenin korunmasını sağlar. Aile içinde ve arkadaşlar arasında saygınlığın güçlendirilmesine yardımcı olur. Atılacak adımlarda bilinçli ve kararlı olmayı, olumsuz yargılamalara karşı güçlü olmayı sağlar. Onaylanmama korkusu ile girişilemeyen baslangıçlar için kişiyi yüreklendirir.Elestiri ve zitlasmalar ile karsilasildigi durumlarda kararliligin sürmesini saglar.Başta sedef hastalığı olmak üzere, pek çok cilt hastalığının tedavi amacıyla kullanılır.Kalbi ve dalağı kuvvetlendirir.

Florit

Değerli Taşların Anlamları ve Faydaları

Spiritüel enerjiyi arttırır, ruhu dengeler ve iyiliğe odaklanır.

Garnet

Değerli Taşların Anlamları ve Faydaları

Natürel enerjinizi dengeler. Yüksek derecede koruyuculuğu olan bir taştır.

Altın renkli yıldıztaşı

Değerli Taşların Anlamları ve Faydaları

Gerginliği ve mide problemlerini azaltır.

Hematit

Değerli Taşların Anlamları ve Faydaları

Kişinin ayaklarının yere basmasını sağlar. Sakinleştirir ve stresi alır. Kan basıncını düşürür.

Labradorit

Değerli Taşların Anlamları ve Faydaları

İçsel kuvveti sağlar ve bağımlılıkla mücadeleye yardımcı olur.

Lacivert taşı

Değerli Taşların Anlamları ve Faydaları

Duygusal iyileşme ve denge sağlar. İçsel huzur ve dürüstlüğü ortaya çıkartabilmeniz için ruhunuzu temizler.

Krisopraz

Değerli Taşların Anlamları ve Faydaları

Kalp kırıklığına iyi gelir ve depresyonu atlatmanıza yardımcı olur. Duygusal dengeyi, bilgeliği ve huzuru sağlar.

Bakırtaşı

Değerli Taşların Anlamları ve Faydaları

Negatif duygulardan kurtulmanızı ve ruhani ataklardan kurtulmanızı sağlar.

Aytaşı

Değerli Taşların Anlamları ve Faydaları

Parapsikolojik işlere yardımcı olur. Aşkı içine çekerek, kişilerarası ilişkilere yardımcı olur.

Morganit

Değerli Taşların Anlamları ve Faydaları

Aşk, empati, sabır ve şefkati sağlar. Duygusal kişiliği iyileştirir.

Oniks

Değerli Taşların Anlamları ve Faydaları

Koruyucu bir taştır. Eski ilişkilerden kurtulmanıza ve negatifliği atmanıza yardımcı olur.

Rodokrozit

Değerli Taşların Anlamları ve Faydaları

Aşk çeken taştır. Eski psikolojik sorunlardan kurtulmanızı sağlar. Görüşünüzü iyileştirir.

Peridot

Değerli Taşların Anlamları ve Faydaları

Sinir, korku ve gerginliği azaltır. Sindirimi düzenler ve uykusuzluğa karşı savaşmanızı sağlar. Psişik güçlerinizi arttırır.

Kuartz

Değerli Taşların Anlamları ve Faydaları

İyileştirici taşların en güçlüsüdür. Psişik güçleri arttırır ve meditasyona yardımcı olur.

Obsidyan

Değerli Taşların Anlamları ve Faydaları

Kabuslara ve duygusal çöküşlere karşı kişiyi korur.

Topaz

Değerli Taşların Anlamları ve Faydaları

Psikolojik acıyı azaltır. Huzur ve sakinliği sağlar. Affediciliği arttırır.

PEMBE KUVARS


Sevgi taşı olarak bilinir.Huzur ve duygu yüklüdür.Sürekli sevgi titreşimi göndermesiyle bilinir.

KAYNAK: http://istanbella.com/kisisel-gelisim/ruhsal-gelisim/degerli-taslarin-anlamlari-ve-faydalari/

http://www.estanbul.com/taslar-ve-faydalari-resimli-52735.html

FENERBAHÇE

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kuruluş yılı: 1907

Kurulduğu Yer: Moda’da Beşbıyık Sokağı 3 numaralı evin alt katı.

1895 yılında Moda’da oturan İngilizlerin modern futbolu oynamaya başlamaları, Fenerbahçe Spor Kulübü’nün kurulmasının ilk adımları olacaktı.

Deniz öğrencisi Fuat Hüsnü Kayacan’ın, 1899 yılında Fenerbahçe Stadı’nın bulunduğu çayırda meşin yuvarlağa yaptığı vuruşlar sırasında arkadaşları Reşat Denyal, Mehmet Ali ile dile getirdikleri “Ah biz de bir futbol takımı kurup oynayabilsek” özlemi, Türk gençleri arasında Black Stockings FC kurulmasına sebep olmuştur. Fakat daha sonra, kulüp monarşi rejiminin engellenmesini önlemek amacıyla hemen dağıtılmıştır.

Bir kaç gencinde katılımıyla aynı isimler, 1902 senesinde bu kez Kadıköy Futbol Kulübü adı altında toplandılar. Ancak daha sert hafiye baskını bu girişimi de engellemiştir.

1907 yılının bir bahar gününde gene bir maç dönüşü Ziya, Ayetullah ve Necip evlerinde çay içerlerken sönmeyen ideallerini bir kez daha başarmaya yöneldiler. Monarşi rejimi artık gevşemiş ve bu girişim bu kez tutunmuş ve FENERBAHÇE FUTBOL KULÜBÜ bir daha kapatılmamak üzere kurulmuştur.

Fenerbahçe Futbol Kulübü’nün ilk yönetim kurulu şöyledir: Ziya Bey “Başkan”, Ayetullah Bey “Genel Sekreter” ve Necip Bey de “Genel Kaptan ve Veznedar”dır.

Tabii kuruluş yılları kolay olmamış, zaman zaman futbolcu bulmakta zorlanılmış ve bir çok defa gemilerden ödünç futbolcu alarak ligdeki mücadelesini sürdürülmüştür. 1909 yılında kulübün adı Fenerbahçe Spor Kulübü olarak değişmiş, renkleri de sarı-beyazdan bugünkü rengi olan sarı-laciverede çevrilmiştir. 1909-1911 yılları Fenerbahçe’miz için çok zor geçmiş bir ara dağılma noktasına bile gelinmiş ancak Elkatipzade Mustafa adlı üye, kulübü kurtaran adam olmuştur. Lokali dahi olmayan kulübün takımları çok kötü durumdayken St. Joseph, Robert College ve Kadıköy Numune Mektebi’nden toplanılan genç futbolcularla, kulübün genç takımları kurulmuş, bir nevi alt yapısını oluşturulmuştur. Bu atılım, başarısız geçen 2 yılın ardından Fenerbahçe’ye hiç yenilmeden ilk şampiyonluğunu getirmiştir.

Bu şampiyonluk ise, Fenerbahçe’ye yaşama gücü aşılamış ve kulüp Altıyol ağzında 2 odalı bir lokale kavuşmuştur. Balkan Savaşı nedeni ile yapılmayan 1912-1913 lig maçlarından sonra üst üste ve yenilmeden kazanılan 2 şampiyonluk, Fenerbahçe camiasını oluşturmaya başlamıştır. Fenerbahçemiz aynı zamanda 1914 senesinde tertiplenen Genç takımlar şampiyonluğunu da kazanmış ve 10 yıl içinde en çok şampiyonluk kazanmış takım olma unvanını alarak İngilizler tarafından verilen tarihsel şilti de almaya hak kazanmıştır.

Kurucular: Nurizade Ziya Songülen Bey, Osmanlı Bankası memurlarından Ayetullah Bey, Bahriye Mektebi talebesi Necip Okaner Bey, Hindli namıyla anılan Asaf Beşpınar Bey ve Enver Yetiker tarafından kurulmuştur.

İlk Başkan: Nurizade Ziya Songülen

Renkleri: Sarı Lacivert

Amblem: Fenerbahçe Kulübü’nün ilk amblemi, Fenerbahçe burnundaki ışık saçan beyaz feneri, renkleri ise sarı ile beyaz olmuştu. Ancak, kulüp mensupları bunu tatminkar bulmadıkları gibi, anlam bakımından da içinde bulunulan monarşi rejimini tehdit edici sayılabileceği endişesi ile kısa sürede iptal etti. 1910 yılında Fenerbahçeliler arasında resim çizmede maharetiyle tanınan futbolcu solaçık Hikmet (Topuz)’in çizdiği (bugünkü) amblem ise herkesin beğenisini kazandı ve kabul edilerek bugünlere kadar da ulaştı. İşte “sarı ve lacivert” ağırlık içinde olmak üzere 5 renkten oluşan amblem ve şu anlamları taşımaktaydı(*22) ; “FENERBAHÇE SPOR KULUBÜ 1907” yazılı beyaz yuvarlak çerçeve, temizlik ve açık yüreklilik ifadesiydi. Kırmızı fon ise, safiyet ve Fenerbahçeliler arasındaki sevgi ve bağlılığı belirtirken bu arada bayrağımızı da sembolize etmekte, ortadaki sarı renk Fenerbahçe için duyulan gıpta ve kıskançlığı, kalp şeklindeki lacivert renk asaleti temsil etmekteydi. Sarı lacivert renkler içinde yükselen palamut dalı Fenerbahçelilik güç ve kudretini sembolize etmekte, yeşil renk ise yükselen bu kudret için başarının gerekli olduğunu açıklamaktaydı. Böylece “milli renkler arasında doğan Fenerbahçe”nin, sarı ile lacivert renkler beraberindeki bu amblemi üyelerce de kabul gördüğünden, klişesi İngiltere’ye Manchester şehrine yollanmış ve Fenerbahçe Spor Kulübü’nün bugünkü rozeti olarak ilk kez 1910 yılında yaptırılmıştı. Rozet; 1929 yılından itibaren üzerindeki eski Türkçe harfleri yeni Türkçe harflere bırakmış ve manada önemli etki yapmayacak ufak tefek değişikliklerle de günümüze kadar aynı şekli muhafaza ederek gelmiştir.

 

KAYNAK: http://www.fenerbahce.org/kurumsal/detay.asp?ContentID=2

2012’nin En Tuhaf Canlıları

Bilim dünyası 2012’de sayısız keşif yaptı. Bunlar arasında birçok yeni canlı türü var. Ancak bu yeni canlı türlerinden bazıları sahip oldukları tuhaf özelliklerle diğerlerinden ayrılıyor. Aralarında zombi solucanlar, 750 ayaklı kırkayak, 200 milyon yıllık kuluçkasında yatan yaratık gibi canlıların yer aldığı liste, LiveScience tarafından derlendi. İşte 2012’nin tuhaf, korkutucu ve hatta tiksinti veren yeni canlı türleri:

Sualtında Yaşayan T-rex

Okyanuslarda yaşayan en güçlü ve yırtıcı antik balık olarak tanınlanan ve ilk olarak ‘Predator X’ adı verilen de memeli, Ekim 2012’de bilimsel adına kavuştu. Pliosaurus funkei adı verilen ve 150 milyon yıl önce yaşamış olan canlı yaklaşık 12 metre boyundaydı ve sadece kafatasının uzunluğu 2 metre geliyordu.

0000394360

 

Gereğinden Fazla Ayağı Olan ‘Kırkayak

Sadece 1 ile 3 cm arasında değişen bir gövdeye sahip olan Illacme plenipes, dünyanın en fazla ayağı olan canlısı unvanına sahip. Bu küçük canlının ayak sayısı, tam 750.

indir

Büyüleyici Güzellikteki ‘Et Yiyen’ Sünger

Denizaltındaki bir arp gibi duran bu güzel canlıya yaklaşmak isterdiniz belki? Onun da istediği aslında tam olarak bu. Görünümü itibariyle ‘Arp Süngeri’ adı verilen Chondrocladia lyra, 2000’li yıllara kadar insanlıktan gizli kalmayı başardı. ABD’nin California eyaletindeki Monterey Körfezi Akvaryum Ensititüsü, Kasım ayında bir mini denizaltıya atladı ve suyun 3.5 km derinliğine indi. Denizin çamurumsu yüzeyinde, arka plana kıyasla çok güzel bir sünger buldular. Yaptıkları gözlemler, canlının kıskaçlarıyla karides, balık ve diğer deniz canlılarını yakalayarak yediğini ortaya koydu.

Arp-süngeri

 

Kaynakça:  http://fotogaleri.milliyet.com.tr/yasam/

BUZ HOKEYİ

Buz Hokeyi, buzun üzerinde iki takımla oynanan bir spor veya oyundur. Oyuncular hokey patenlerini giyip hokey sopalarıyla diski (pakı) kontrol etmeye çalışırlar. Oyuncular diski (pakı) kaleye sokarak sayı bulurlar. Takımda biri kaleci olmak üzere altı oyuncu molasız oynar. Aslen bir takımda 20’den fazla oyuncu vardır. Bir oyuncu kuralları ihlal ederse hakem ceza olarak takımı bir süreliğine 5 kişiyle oynatır. 26×56 mt. genişlikte bir alanda oynanır. 15 ya da 20 dakikalık üç devreden oluşur.

buz-hokeyi

 

Buz Hokeyi Sahası

Buz hokeyi konusunda Kanada, Rusya, İsveç, Finlandiya, Çek Cumhuriyeti,Amerika Birleşik Devletleri ve Slovakya önde gelen ülkelerdir. Dünyadaki en iyi oyuncuların çoğu NHL’dendir (Ulusal Hokey Ligi). Yılın sonunda Stanley Kupası’nı kazanmaya çalışırlar. Kuzey Amerika’da kadınlar Bayanlar Ulusal Hokey Ligi ve Bayanlar Batı Hokey Ligi’nde oynar. Kuzey Amerika ve Avrupa’da erkekler hokeyi kadınlar hokeyinden daha popülerdir. Olimpiyatlarda hokey hem kadınlar hem de erkekler tarafından oynanır. Buz hokeyi 19. yüzyılda Kanadalı güverteciler tarafından bulunmuştur. NHL 1917’de başlamıştır. 2007 itibariyle doğu-batı konferansı adlarıyla 15’lik iki ligi vardır.

nhl-08-20070724052250942

Bu sporun en popüler olduğu ülkeler ABD, Kanada, Rusya, İsveç, Finlandiya ve Çek Cumhuriyeti’dir.

Tarihi

Buz hokeyi, ilk kez orta çağlarda Kuzey Avrupalılar tarafından oynanmaktaydı. 19’uncu Yüzyıl ortalarında ise ilkel formda Kanada’da oynanmaya başlanmış, ilk resmi hokey oyununun 1855’te Kingston, Ontario’da oynandığı düşünülmektedir. Kayıtlara geçen ilk maç 1865’te bir üniversite öğrencisi olan Robertson tarafından düzenlendi. Daha sonra Robertson, ilk buz hokeyi kurallarını geliştirdi.Bu kurallar gereğince takımlar dokuzar oyuncudan oluşuyor ve kare şeklinde bir pak kullanılıyordu. Montreal’de toplanan bir komite oyunun yedişer kişilik takımlarla oynanmasını öngörmüştür. 1909’da ulusal hokey kurulu, oyuncu sayısının altıya indirilmesine karar verdi. 1893’de ise Stanley kupası başladı. Bu kupada en iyi Kanadalı hokey takımına Lord Stanley ödülü verilmekte ve günümüzde devam etmektedir

OYUN KURALLARI

-Bir takımın bir oyun oynanırken buzda 6 oyuncudan fazla oyuncusu olamaz.

-Takımlar her yeni devrede veya uzatma devresinde kaleleri değişirler.

OYUN OYNANIRKEN KALECİLERİN DEĞİŞİKLİĞİ
-Oyun oynanırken, bir kaleci bir başka kaleci veya oyuncuyla aşağıdaki durumlarda istenilen zamanda değiştirilebilir:
— Değişen oyuncu veya kaleciler oyuncu sıralarından ve yan duvarlardan 3m den daha yakında hayali saha içindelerse
— Değişiklik tamamlanmadan önce değişen oyuncu ve kalecilerden hiçbiri oyuna katılmazsa.

OYUN SÜRESİ

Normal bir oyun 20 şer dakikalık 3 devreden oluşur ve bu devrelerin arasında 15 ‘ er dakika ara olur. Takımlar her devre kaleleri değişirler.

Kaynakça: http://tr.wikipedia.org/wiki/Buz_hokeyi

1 40 41 42 43 44 64