YOZGAT/ÇAYIRALAN TANITIM

YOZGAT TARİHİ & TURİZMİ

yozgat_saat_kulesi_6

Tarih Yozgat ili Anadolu’nun en eski yerleşim merkezlerinden biridir. Alişar Höyüğünde 5000 sene önceye âit eserler bulunmuştur. Yozgat il toprakları Anadolu’da ilk siyâsî birliği kuran veAnadolu’da târih devrinin başlangıcı kabul edilen Hititlerin sınırları içinde ve en kalabalık yerleşme merkezlerinden biriydi. M.Ö. 1500-2000 yılları arasında kurulan Hitit Krallığının merkezi Hattuşaş, Yozgat il sınırına oldukça yakındır.

Sâmi Asurlular Kızılırmak’ı geçerek buraya kadar gelmişlerse de, bu bölgeye hâkim olamamışlardır. Frikya ve Lidya krallıkları bu bölgeye devamlı hâkim olamadılar.

M.Ö. 6. asırda Presler Anadolu’nun mühim kısmını ve bu bölgeyi istilâ ettiler. M.Ö. 4. asırda Makedonya Kralı İskender, Pers Devletini yenerek Anadolu ve İran’ı krallığına kattı. İskender’in ölümü üzerine imparatorluk komutanları arasında taksim edilerek Anadolu, Asya İmparatorluğu (Selevkoslar Devleti)nin payına düştü. Az sonra bu bölge Kapadokya Krallığına geçerek Kayseri’den idâre edilmiştir.

M.Ö. 1. asırda Roma İmparatorluğu bütün Anadolu gibi bu bölgeyi de kendi toprakları içine kattı. M.S. 395 senesinde Roma İmparatorluğu ikiye bölününce Anadolu Doğu Roma (Bizans)nın payına düştü.

İslâm orduları ve Sâsânîler zaman zaman Bizans’ın elindeki bu bölgeye akınlar yapmışlarsa da bu bölgeyi devamlı olarak ellerinde tutamadılar.

1071 Malazgirt Zaferinden sonra Anadolu fâtihi ve Anadolu’da ilk Türk devletinin kurucusu Kutalmışoğlu Gâzi Süleymân Şah başkumandanlığındaki Selçuklu Oğuz orduları, bütün Anadolu gibi Yozgat bölgesini de fethederek 1077’de kurulan Selçuklu Türk Devletine kattı. Bir ara Danişmendoğullarının nüfûzuna giren bu bölge, devamlı Konya’ya yâni, Anadolu Selçuklu Türk Devletine bağlı kaldı. 1308’de Selçukoğulları Hânedanı düşünce, Anadolu gibi bu bölge de İlhanlı Devletine bağlandı.
yozgat_sehir
İlhanlıların sonuncu Anadolu Genel Vâlisi Uygur Türklerinden Eratna Bey 1335’te Sivas’ta istiklâlini îlân edince bu bölge Eretna Beyliğine geçti. Bu topraklar 1380’de Selçukoğullarından Melik Rükneddîn’e intikal etti. 1398’de Kâdı Burhâneddîn öldürülünce Sultan Yıldırım Bâyezîd Han bu bölgeyi 1398’de Osmanlı Devletine kattı.

Tîmûr Han 1402-1403 senelerinde Yozgat’ı ele geçirdi. Tîmûr Han Anadolu’yu terk edince Çelebi Sultan Mehmed Han bu bölgeyi Osmanlı Devleti sınırlarına yeniden kattı. Bu târihten îtibâren Osmanlı Devleti yıkılıncaya kadar Yozgat bir İç Anadolu şehri olarak Osmanlı idâresinde yaşadı.

Türkmen beylerinden Çapanoğlu Ahmed Paşa Yozgat’ı yeni baştan îmâr etti. Bu zat 1762-1813 arasında 51 yıl vâlilik yaptı. Bir ara Çorum, Kayseri, Ankara, Amasya, Çankırı, Niğde, Tarsus bu âilenin idâresine verildi. Sultan İkinci Mahmûd Han zamânında idârî değişiklikler olunca, Üçüncü Çapanoğlu Süleymân Beyin büyük oğlu Celâleddîn Paşa vezir (mareşal) olarak devlet hizmetinde çalıştı. Diyarbakır, Halep, Maraş, Erzurum, Adana ve Kayseri vâliliği yaptı ve 1846’da vefât etti. Çapan (Çapar) veya Cebbaroğullarından Ahmed Paşa ve oğulları Hacı Mustafa ile Süleymân Bey; Ömer Ağa ve Müderris Abdülcebbar ve Abdülfettah Efendiler bu âileden olup, devlete büyük hizmetleri oldu.

Osmanlı devrinde “Bozok” denilen ve aşağı yukarı bugünkü Yozgat topraklarını içine alan Sancak (vilâyet), Sivas Beylerbeyliğinin (eyâletinin) 8 sancağından biriydi. Tanzimattan sonra ise Ankara vilâyetinin (eyâletinin) beş sancağından biri oldu. Üç kazâsı vardı.

Cumhûriyet devrinde sancaklara (mutasarrıflıklara) vilâyet (il) denilince Yozgat vilâyet oldu.

Yozgat adının verilmesi [değiştir]İlin asıl adı “Bozok” olup,zamanla Yoz olarak değiştirilmiştir.Atatürk, Yoz yerine “gat” katalim demis.Böylece “Yozgat” olmus.Oğuzların; “Bozok” koluna mensup Türkmenlerin bu bölgeye akınıyla birlikte, yöre “Bozok” ismiyle anılmıştır. 1800’lü yıllara doğru bu ismin yanı sıra “Yozgat” adı da telaffuz edilmiştir.

“Yozgat” adının menşei konusunda ise, değişik söylentiler ileri sürülmektedir. Bir rivayete göre, Yozgat Saray Köyü’nden (bugün itibariyle kasaba) itibaren aşağıdan yukarıya doğru kat kat yükselmektedir. Bu kat kat yükselişindin ve rakımının yüksekliğinden dolayı önceleri “Yüz kat” denmiş, zamanla bu isim söylene söylene “Yozgat” halini almıştır.

Diğer bir rivayete göre; Aşiret Reisi Ömer Cabbar(Çapanoğlu) Ağa’nın yüzü çopurdu. Bu yüzden kendisine Çopur veya Çapar Koca derlerdi. Söylentiye göre Cabbar Ağa, sürülerini bir yaz günü yaylakta otlatırken karşısına Hızır çıkıyor ve davar sahibi Cabbar Ağa’dan içmek için süt istiyor. Güler yüzlü Ömer Ağa hemen misafirine ikramda kusur etmeyerek, gönül hoşluğu ile sütü ikram eder. Hızır sütü içtikten sonra çok memnun kalır ve Cabbar Ağa’ya “Çobanoğlu, yozuna yoz katılsın, memleketinin adı Yoz-Kant olsun” diyor. Bu sözü söyleyerek kayboluyor. Temeli böyle olan Yoz-Kant söylene söylene Yozgat halini alıyor.

İsmin kaynağı hakkında her ne kadar tatmin edici bir bilgi yoksa da uzun yıllar bu bölgenin böyle anıldığı bilinmektedir.

2. Dönem Kütahya Mebusu Cemil Bey tarafından verilen bir takrir ile Yozgat ismi Bozok olarak değiştirilmiş, bilahare 23 Haziran 1927 tarihinde Bozok Mebusu Süleyman Sırrı Bey ve arkadaşlarının verdiği bir takrirle Bozok ismi tekrar Yozgat olarak değiştirilmiştir. Yozgat adı nasıl Bozok’tan dönüşmüştür, pek anlaşılabilir, bir bilimsellik taşımamaktadır.

Kültür, Turizm Yozgat E 88 karayolu üzerinde bulunması ve özellikle Hattuşaş(Hitit Medeniyeti Başkenti)’ın yakın olması ve Hattuşaş ile Kapadokyayı birbirine bağlayan Atatürk yolunun il merkezinden geçmesi nedeniyle yabancıların uğrak yeridir. Bozok yaylası olarak da adlandırılan ve ilkçağlardan beri yerleşim yeri olan Yozgat, bozulmamış doğası,misafirperver sıcakkanlı insanları,çok güzel misafir anlayışları, sahip olduğu tabiat güzellikleri, mesire yerleri, yüksek ovaları, tarihi, kültürel, turistik değerleri ve kaplıcalarıyla gezilip görülmesi gereken en güzel illerimizden biridir.Türkiye’nin ilk Milli Parklarından olan çamlık Milli Parkı, Akdağ Ormanları, Şebekpınarı Mesire alanı, Kazankaya Vadisi, ve Gelingüllü barajı gibi yerler spor, dinlence ve piknik alanlarıdır.Ayrıca Çekerek ırmağının yanında bulunan Kızlar Kayası ve hemen yanında tamamlanmasına az kalmış [Çekerek] Süreyya bey Barajı bölgedeki mesire alanı ile çok güzel zaman geçirebilirsiniz.

Kültür Düğün nişan ve acı günlerde Yozgat Halkının imece usulü birbirine yardım ettiği bütün halkın özel günlerde belirlenen alan veya yerlerde toplanılır.Güzel günler hep beraber kutlanır.Acı günlerde aynı şekilde hep beraber atlatılmaya çalışılır.Ayrıca şehir çok misafirperver ve muhafazakar yapısı olduğu bilinir.

Yemek Kültürü Şehrin yöresel yemekleri; Tandır Kebabı, Testi kebabı, çiğdem pilavı, ayva basması, çörek, bazlama, katmer, cızlak, cıvık ekşili, erişte, çap çup, topak çorba, kaypak, helle çorbası, düğürcük çorbası, bulama çorbası, sakala sarkan çorba, haside, sütlü kabak, patlıcan turşusu, arabaşı ve tas kebabıdır. Parmak çörek, peksimet Yozgat’a mahsus özel bir ekmek türüdür.

yozgat

Çayıralan, Yozgat iline bağlı ilçelerden biridir. İlçe toprakları Türkiyenin tam orta noktasında yer alır. Sivas, Kayseri ve Yozgat il sınırlarının kesiştiği noktadır. Çayıralan, bir yanında Akdağ Ormanları ve Akdağlar ile çevrili yeşil Anadolu ilçelerindendir. Rakımı 1 500 m, yüzölçümü 1 445 km2 ve nüfusu 25 958 (1997)dir. İlçe arazisi genellikle dağlıktır. Doğuda Akdağlar, batıda Gevencik Dağı, kuzeybatıda ise, Beydağı yer almaktadır. Vadilerle parçalanmış olan engebeli arazi, yer yer dalgalı düzlükler görünümüne kavuşmaktadır. İlçede tanınmış büyük bir akarsu yoktur. Ancak, çok sayıda küçük dere ve öz bulunmaktadır. Çayıralan Özü, en önemli akarsuyudur. Beypınarı ve Kayapınarı sularının birleşiminden oluşan Karacal Özü, Aşağı Takke Deresi, Külekçi suyu ve Dere Kemal ise, Çayıralan Özü’nün önemli kollarını oluşturmaktadır. Doğal göllerin bulunmadığı ilçede, Yahyasaray Barajı ve İğdecik Barajı’nın göletleri, hem tarım alanlarının, sulanmasında kullanılmakta, hem de çevreye bir görüntü kazandırmaktadır. İklimin karasal olduğu ilçede, yazlar; sıcak ve kurak, kışlar ise, soğuk ve kar yağışlı geçmektedir. Akdağlar ilçeyi sert rüzgarlara karşı koru maktadır. Hakim bitki örtüsü bozkırlardan oluş muştur. Yağışların daha çok olduğu dağlık alanlarda ise; çam, meşe ve ladin türlerinden oluşan ormanlar yer almaktadır (% 43.76). Çayıralan, Yozgat il’i genelinde Ormanların en yoğun olduğu ilçelerden birisidir. Vadi tabanlarında da söğüt ve kavak toplulukları yer almaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu zamanında Akdağ Nahiyesi olarak da anılan ilçenin tarihi Çerkeş Bey’e kadar dayanır. Çerkeş Bey’in yazlık yaylalığı olarak kurulan ilçenin tarihinin Beylikler dönemi  öncesine kadar uzandığı düşünülmektedir.

İlçenin nüfusu 18.040 olup 11.134’ü köylerde, 6.906’sıysa ilçe merkezinde yasamaktadır. Doğu ve kuzeyden çam, meşe ve ardıç ormanları ile çevrilidir. İlçenin önemli iş alanları tarım, hayvancılık, arıcılık, ticaret, fidancılık, orman ürünleri imalatı olarak sayılabilir. Civar ilçeler içerisinden eğitim seviyesi en yüksek ilçe olan Çayıralan halkının büyük bir kesimi (Gurbetçi) işçi olarak başta Almanya, Avusturya, Holanda, Belçika, Fransa olmak üzere Avrupa ülkelerinde çalışmakta, geri kalan halkın büyük bölümü ise memur ve girişimci olarak başta Kayseri, ;İstanbul, Adapazarı, Mersin, Ankara gibi kentlerde yaşamlarını sürdürmekteler.

Avrupa’da işçi olarak çalışanların sayısı büyük bir yekün oluşturmaktadır. Tarihi eser olarak ilçe merkezinde Selçuklular kalma Kümbet bulunmaktadır. Eskiden bir medrese, mezarlık ve bahçesinde yer alan Kümbetle birlikte bir kompleks olan bu alandan geriye bugün sadece Kümbet kalmıştır. Bugün medresenin yerinde yeni inşa eidlen bir Cami bulunmaktadır. Caminin ismi Selçuklu Camii yerine Aşağı Cami olarak değiştirilmiştir. Halkının büyük kısmı Müslümandır, son yıllarda camii, okul gibi kamusal hizmet binalarının sayısında artma gözlenmiştir.

İlçeyi ilk kuranların büyük bir bölümü göçmen Türkmen Yörüklerdir. Çevre köylerden ilçe merkezine dorğu göç devam etmektedir. Avrupa emeklilerinden bir bölümü ve memuriyet nedeniyle ilçe dışındaki memur emeklileride ilçeye dönerek ahir ömürlerini ilçelerinde yaşamayı tercih etmektedirler.

İlçeden, beyin göçü olmaktadır, büyük şehirlerde üniversite okuyarak Türkiye’nin birçok illerinde ikamet eden Çayıralanlılar vardır. Bununla birlikte ilçesine ahdi vefa tamamen dönüp hizmet edenler de vardır.

MWV1.7 0

KAYNAKÇA:

http://www.yilmazotel.com.tr/index.php?git=sayfa&sid=40

http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%87ay%C4%B1ralan

…Ve işçiler takım kurar: Adana Demirspor

ads

…Ve işçiler takım kurar: Adana Demirspor

1 Eylül 1939… Hitler komutasındaki Nazi ordularının Polonya’ya saldırdığı gün. Başka bir ifadeyle milyonlarca insanın hayatını kaybettiği, Sovyetler Birliği’nin Hitler faşizmini tarih sahnesinden sildiği II. Dünya Savaşı’nın başlangıcı. İşte o II. Dünya Savaşı, 1940’lı yılların başında dünyanın dört bir yanında kendini hissettirmeye başlar. Tabi ülkeler de pozisyon almaya… Kimi taraf olur, kimi tarafsızlığını ilan eder. Kimi de “savaş dışında kalma” politikasını izlerken kurduğu ilişkiler ve yaptıklarıyla “kaçak güreşmeyi” tercih eder. İşte bu ülkelerden biri de Türkiye’dir.

Yine bu dönem Türkiye’de savaşa yönelik bir takım önlemler alınır, kanunlar çıkarılır. O kanunlardan biri de 1938 yılındaki Sivil Savunma Mükellefiyeti’dir. Bu kanunla, silah altındaki askerlerin dışında kalan gençleri sivil savunmaya ve spora yöneltmek amaçlanır. 500 kişiden fazla işçi çalıştıran özel ve kamu kuruluşlarına bir spor kulübü kurmaları mecburiyeti getirilir. Bunun sonucunda Adana’da yer alan T.C.D.D. 6. İşletme Bölge Müdürlüğü bünyesinde Adana Demirspor’un temelleri atılır. 21 Aralık 1940’ta İşletme Müdürü Eşraf Demirağ öncülüğünde demiryolu işçilerinden kurulan Adana Demirspor resmi tescilini 28 Aralık 1940’ta alır.

Bölgedeki kulüp sayısında artış olunca kısa bir süre sonra Çukurova Ligi oluşturulur ve Adana Demirspor ligin ilk kulüpleri (Seyhanspor, Torosspor, Paksoy, İdman Yurdu, Milli Mensucat, Sümerspor) arasındaki yerini alır. Ancak Adana Demirspor’un kayıtlara giren ilk futbol maçı, Erzincan depremzedelerine yardım için düzenlenen turnuvada 2-1 yendiği Malatya Mensucat maçıdır.

1942-1959 yılları arasında Çukurova Ligi’nde 16 kez aralıksız şampiyon olarak Türkiye Şampiyonası’na katılan Adana Demirspor, bu turnuvalardan 1953-1954 sezonu finalinde Hacettepe’yi 1-0 yenerek şampiyon olur ve kupa ilk kez Adana’ya gelir. 1950-1960 yılları arasında Suriye, İran ve Yugoslavya gibi ülkelere giderek uluslararası düzeyde özel maçlar yapan Adana Demirspor, 1960-1961 sezonuna gelindiğinde üç büyük il dışından Süper Lig’de mücadele eden ilk futbol kulübü olur. Futbolda daha nice başarılar vardır.

”Biz zeytin ekmek yer maça çıkardık. Maçlara gitmek için 10-15 lira yolluk verirlerdi. Biz de trenle giderdik. Tren Demirsporlular’a bedavaydı çünkü. Tren İstanbul’a iki günde giderdi. O verilen 10-15 lira yollukla da biz sadece kendimize yolda yiyecek alabilirdik.” Füze Selami’nin bu aktarımıyla Adana Demirspor’un futbol geçmişi noktalayıp kuruluşuyla birlikte faaliyet gösterdiği diğer branşlara geçelim.

Yüzme ve Su Topu… Adana’nın sulama kanallarında yüzmeyi öğrenen gençler Atatürk Yüzme Havuzu’nun açılmasıyla birlikte Adana Demirspor çatısı altında disiplinli çalışmaya başlar. Bu çalışamalar sonucunda da başarılar elde edilir. Su Topu’nda kırılması çok zor bir başarıya imza atan Muharrem Gülergin öncülüğündeki Adana Demirspor, 17 yıl hiç yenilmeden, 22 yılda da tek mağlubiyet alarak toplamda 29 kez Türkiye Şampiyonu olur. Adana Demirspor bu büyük başarıyla birlikte tüm Türkiye’de ”Yenilmez Armada” olarak belleklere kazınır. Yüzmedeki başarıların altında ise Erdal Acet’in ve Nesrin Olgun’un imzası vardır. Erdal Acet’in 1 Eylül 1976’da Manş Denizi’ni 9 saat 2 dakikayla kırdığı dünya rekoru ilerleyen yıllarda geçilse de tüm zamanların en iyi üç derecesinden biri olur. 1 Ağustos 1979’da ise Nesrin Olgun, 15 saat 47 dakikayla Manş’ı geçen Türkiyeli ilk kadın ünvanını alır. Atletizme gelince, takım en parlak dönemini 1953-1954 sezonunda yaşar. Adana Demirspor’un bu branşta ismi bu sezon duyulur. Güreşte de sayısız başarılara imza atan Adana Demirspor bisiklet, basketbol ve voleybol branşlarında da faaliyet gösterir.

Yılmaz Güney… Adana Demirspor’un tarihinden bahsederken onu unutmak, onu bu tarihten ayrı tutmak olmaz. Yıl 1972,  Yılmaz Güney “devrimcilere yardım ve yataklık yaptığı” gerekçesiyle 2 yıl hapse mahkûm edilir. Bu süre içinde de arkadaşı Yavuz Pağda’ya cezaevinden sık sık mektuplar yazar. O mektuplardan biri de 14 Mayıs 1973 tarihlidir. “Bilirmisin ki, Demirspor’da ben çocukluğumu, ilk gençlik yıllarımı hüzünlü anısını buluyorum. İçimi ezen bir duygu taa tahta perdeli, tel örgülü Adana stadına kadar götürüyor beni.” diyen Güney mektubunu, “Çok selam söyle Muharrem abiye… Yürekten başarılar diliyorum… İlerde çıkmak nasip olursa faydalı olmaya çalışacağım Muharrem abiye ve Demirspor’a… Öperim hepinizi… Selam…” diye bitiriyor. Bunun üzerine daha fazla yazmaya gerek yok sanırım.

Ve Adana Demirsporlu taraftarlar… Onlarsız bir Adana Demirspor tarihi düşünmek imkansız. Onlar ki Adana Demirspor’un can damarı, lokomotifi. Adana Demirspor tribününde, “sevgi, saygı ve bağlılık” temelinde hareket edilir. Irkçılığa ve endüstriyel futbola karşı durulur. “İşçinin, emekçinin takımı”nı tutmaktan onur duyulur, bu ünvan gururla söylenir. Kulüp için emek verilir, vefa gösterilir. Aynı kulüp için cefa da çekilir. Liman işçilerinin kurduğu Livorno ile endüstriyel futbola karşı dostluk maçı yapılması sağlanır. Haziran Direnişi’nde sokaklara çıkılır.

Bitirirken…

Demiryolu işçileriyle başlayan, Fofo (Muharem Gülergin), Füze Selami (Selami Tekkazancı), Met Ahmet (Ahmet Arıboğan), Coral Ali (Ali Hikmet Aydınoğlu), Kartal Yaşar (Yaşar Kartal), Top Cambazı Bedri (Bedri Şensert), Haşimo (Haşim Palandöken), Tori İlhan (İlhan Oflaz), Puto Mustafa (Mustafa Gülergin) ve nice efsanelerle süren, Yılmaz Güney’e uzanan bu tarih, bu gelenek şimdi taraftarların omzunda!

O halde Adana Demirspor’un 75. yılı yaklaşırken Rosa Luxemburg’un sözlerinin yazıldığı o pankart daha da yukarı asılsın:

”Vardık, varız, var olacağız!”

Kaynak:  http://haber.sol.org.tr/spor/ve-isciler-takim-kurar-adana-demirspor-104284

Yıldız Tilbe

YILDIZ TİLBE KİMDİR?

Yıldız Tilbe (16 Temmuz 1966, İzmir), Zaza ve Kürt asıllı Türk şarkıcı, besteci ve şarkı sözü yazarı.

İzmir’in Konak ilçesine bağlı Gültepe semtinde gecekondu mahallesinde doğmuş olan Yıldız Tilbe ailesinin altı çocuğundan en küçüğüdür. Ailesi içinde “Yadigar” takma adıyla hitap edilmiştir. Annesinin adı Altun, babasının adı Ali’dir. Orta ikinci sınıfta okuduğu Mustafa Rahmi Balaban Okulu’nda eğitimini bırakmak zorunda kalmıştır.
Çok küçük yaşlardan beri şarkı söylemeye başlamıştır. 18 yaşından önce evlenmiştir. Sezen Burçin (d.1985) adında bir kız çocuğu oldu.1989 yılında boşandı.. Daha sonra 5 yıl evli kaldığı Güngör Karahan’dan ayrılmıştır. Sonraları İzmir’de çeşitli gece kulüplerinde şarkıcılık yapmaya başlamıştır.Sahneye ilk olarak 1990 yılında Cengiz Özşeker’in patronu olduğu bir klüpte başlamıştır. 1991 yılının sonlarında Sezen Aksu, Tilbe’nin ismini duyup kendisini dinlemeye gelmiş ve vokalistlik teklif etmiştir.
İki sanatçı tanışmış, Tilbe vokalistlik teklifini kabul ederek İstanbul’a gelmiş, Sezen Aksu’nun evine taşınmıştır. Sezen Aksu’ya konserlerinde ve albümlerinde vokallik yapmıştır. Sezen Aksu ile yolları ayrıldıktan sonra İstanbul’un gece kulüplerinde şarkı söylemeye başlamıştır. Bu sırada Cem Özer’in “Laf Lafı Açıyor” isimli programında solistlik teklifi almış ve bir süre programın solisti olarak şarkı söylemiştir. Bu programda kazandığı ün ile albüm teklifleri alarak 1994 yılının yazında ilk klibini Cenk Torun’la birlikte oynadığı “Delikanlım” adlı parçaya çekti. Bu yıllarda birçok sanatçıya hit olan şarkılar vermiş, vokaller yapmıştır.1996 yılında narkotik şube tarafından sanatçının evine yapılan baskında bir miktar esrar bulunmuş ve Tilbe üç gün gözaltında tutulmuş ardından serbest bırakılmıştır. Esrardan kurtulmak için Balıklı Rum Hastanesinde bir süre tedavi görmüştür.Yazdığı şarkılarda hüzün, aşk ve ayrılık konularını edinmiş olan Yıldız Tilbe şarkıları ve bestelerinde romantik konuları işlemiştir Tarz olarak pop ile başlamış ve repertuvarını genişleterek arabesk, halk müziği ve sanat müziği formlarını da kullanmıştır.2006 yılında yayınlanan ve sanatçının maxi-single çalışması olan Tanıdım Seni, 6 şarkı ve 2 versiyonla toplamda 8 şarkı barındırıp, sanatçının 11. albümüdür. Albümdeki tüm şarkıların söz ve müziği Yıldız Tilbe’ye aittir.2012 yılının başlarında TRT Müzik kanalında 5 hafta süren “Şarkıların Yıldızı” adlı müzik programı yapmıştır. Program daha sonra TRT’nin maddi imkanlarının yetersizliği gerekçesi ile yayından kaldırılmıştır. 28 Ekim 2012 tarihi itibariyle her pazar akşamı Flash TV’de yayınlanan “Yıldız Tilbe ile” isimli televizyon programıyla ekranlara geri dönmüştür.

Albümleri
*1994: Delikanlım
*1995: Dillere Destan
*1996: Aşkperest
*1998: Salla Gitsin Dertlerini
*2001: Gülüm
*2002: Haberi Olsun
*2003: Yürü Anca Gidersin
*2004: Yıldız’dan Türküler
*2004: Sevdiğime Hiç Pişman Olmadım
*2005: Papatya Baharı
*2006: Tanıdım Seni
*2008: Güzel
*2009: Aşk İnsanı Değiştirir
*2010: Hastayım Sana
*2011: Oynama
*2013: Yeniden Eskiler Arabesk
2014: Şivesi Sensin Aşkın

MERSİN (KİLİKYA)

Türkiye’nin; en verimli toprakları üzerine kurulu, dört serbest bölgesinden birine ev sahipliği yapan, ülkenin ilk Ticaret ve Sanayi Odasının kurulduğu,  Akdeniz’deki en büyük limana kucak açmış, en uzun gökdeleni üzerinde taşıyan,  üç ilahi dine mensup insanların mezarlarının yan yana yattığı tek şehir olan, ülkenin üç büyük şehrinden  sonra  devlet opera ve balesini bulunduran, ülkede ilk kez gerçekleştirilecek olan Bölgesel Yenilikçilik Stratejisi proje çalışmalarını yürüten Mersin; dünya kenti olma yolunda hızlı ve emin adımlarla yol almaktadır.Mersin Tanitim (1)

Türkiye’deki bir çok ilkin yanında, Ortadoğu ve Akdeniz’e Açılan Stratejik Konumu, güneş, su ve rüzgar gibi Yenilenebilir Enerji Kaynakları, Doğal ve Tarihi Turistik Kaynakları, Gelişmiş Altyapısı (liman, yollar, demir, kara ve hava yolları, serbest bölge, organize tarım bölgesi, teknopark gibi…), tarıma elverişli toprakları, genç ve girişimci insan kaynakları, üniversite ve diğer eğitim kurumlarının varlığı, yaşam boyu ve mesleki eğitim imkânları, kültürel zenginlikler, tarım, hizmet ve sanayi sektörünün gelişimi ve göçe bağlı olarak ortaya çıkan çeşitli ve de aynı zamanda dinamik olan ekonomik aktiviteler, finansal kaynakların birikimi, yabancı yatırım potansiyeli gibi güçlü yanlarının yanında; Bölgesel İnovasyon Stratejisi’nin gelişmesi ve uygulanması, üniversite ve iş dünyası arası giderek artan işbirlikleri, araştırma ve inovasyona yönelik AB ve ulusal programlarına katılım, inovasyon odaklı bölgesel ve uluslararası işbirliklerinin artması, merkezi hükümetin bölgeselleşmeye yönelik teşviklere odaklanması, hükümetin Ar-Ge ve inovasyonu artan oranda destekliyor olması, Mersin kimliğinin ulusal ve uluslararası platformlarda tanıtım faaliyetlerinin mevcudiyeti; ortak hareket bilincinin kuvvetlenmesi, Mersine’e marka şehir olma yolunda önemli fırsatlar sağlamaktadır.

10352598_10152661129256621_4606091802710157938_n

150 yıllık geçmişinde buralarda, farklı dinlere, kültürlere ve etnik topluluklara mensup insanların yaşaması, toplumsal kaynaşmanın gerçekleştiğini ve bunun devam ettiğini göstermektedir. 1886’da Amerika, Almanya, Fransa, İngiltere, Rusya gibi birçok ülkenin konsolosluklarının bulunduğu önemli bir liman kenti olmuştur. I. Dünya Savaşı’ndan sonra Mersin’in sosyo-ekonomik yapısında önemli değişiklikler olmuş ve ekonomik dinamizmini kaybetmiştir.

Türkiye’nin; en verimli toprakları üzerine kurulu, dört serbest bölgesinden birine ev sahipliği yapan, ülkenin ilk Ticaret ve Sanayi Odasının kurulduğu,  Akdeniz’deki en büyük limana kucak açmış, en uzun gökdeleni üzerinde taşıyan,  üç ilahi dine mensup insanların mezarlarının yan yana yattığı tek şehir olan, ülkenin üç büyük şehrinden  sonra  devlet opera ve balesini bulunduran, ülkede ilk kez gerçekleştirilecek olan Bölgesel Yenilikçilik Stratejisi proje çalışmalarını yürüten Mersin; dünya kenti olma yolunda hızlı ve emin adımlarla yol almaktadır.

10417809_10152679650681621_5906598746945442897_n

Türkiye’deki bir çok ilkin yanında, Ortadoğu ve Akdeniz’e Açılan Stratejik Konumu, güneş, su ve rüzgar gibi Yenilenebilir Enerji Kaynakları, Doğal ve Tarihi Turistik Kaynakları, Gelişmiş Altyapısı (liman, yollar, demir, kara ve hava yolları, serbest bölge, organize tarım bölgesi, teknopark gibi…), tarıma elverişli toprakları, genç ve girişimci insan kaynakları, üniversite ve diğer eğitim kurumlarının varlığı, yaşam boyu ve mesleki eğitim imkânları, kültürel zenginlikler, tarım, hizmet ve sanayi sektörünün gelişimi ve göçe bağlı olarak ortaya çıkan çeşitli ve de aynı zamanda dinamik olan ekonomik aktiviteler, finansal kaynakların birikimi, yabancı yatırım potansiyeli gibi güçlü yanlarının yanında; Bölgesel İnovasyon Stratejisi’nin gelişmesi ve uygulanması, üniversite ve iş dünyası arası giderek artan işbirlikleri, araştırma ve inovasyona yönelik AB ve ulusal programlarına katılım, inovasyon odaklı bölgesel ve uluslararası işbirliklerinin artması, merkezi hükümetin bölgeselleşmeye yönelik teşviklere odaklanması, hükümetin Ar-Ge ve inovasyonu artan oranda destekliyor olması, Mersin kimliğinin ulusal ve uluslararası platformlarda tanıtım faaliyetlerinin mevcudiyeti; ortak hareket bilincinin kuvvetlenmesi, Mersine’e marka şehir olma yolunda önemli fırsatlar sağlamaktadır.

11081487_10152671814926621_8290776111516378052_n

150 yıllık geçmişinde buralarda, farklı dinlere, kültürlere ve etnik topluluklara mensup insanların yaşaması, toplumsal kaynaşmanın gerçekleştiğini ve bunun devam ettiğini göstermektedir. 1886’da Amerika, Almanya, Fransa, İngiltere, Rusya gibi birçok ülkenin konsolosluklarının bulunduğu önemli bir liman kenti olmuştur. I. Dünya Savaşı’ndan sonra Mersin’in sosyo-ekonomik yapısında önemli değişiklikler olmuş ve ekonomik dinamizmini kaybetmiştir.

Mersin şimdi ikinci hızlı kentleşmesini yaşamaktadır. Modern limanı, Serbest bölgesi, Büyük Sanayi ve Ticari Kuruluşları ile hızla gelişmekte olan bir İl’dir. Çok sayıda Antik ören yerleri, denizi, narenciye bahçeleri ile çevrili yeşil doğası ve kültürel etkinlikleri ile büyük bir kültür ve turizm potansiyeline sahiptir.

Mersin şimdi ikinci hızlı kentleşmesini yaşamaktadır. Modern limanı, Serbest bölgesi, Büyük Sanayi ve Ticari Kuruluşları ile hızla gelişmekte olan bir İl’dir. Çok sayıda Antik ören yerleri, denizi, narenciye bahçeleri ile çevrili yeşil doğası ve kültürel etkinlikleri ile büyük bir kültür ve turizm potansiyeline sahiptir.

Binlerce yıldan bu yana verimli topraklarıyla yaşanılan, insanlarını besleyen, doğası ve şifalı sularıyla hayat veren, ova ile dağın ölmez sevgilerini barındıran Mersin ili, birçok uygarlığın kurulduğu önemli bir yerleşim bölgesidir. Mersin tarihi ve arkeolojik değerleri, Akdeniz kıyılarında bol güneşli günlerin ilkbaharda başlayıp sonbahara değin uzaması, 108 km ye varan doğal koylarla, çam ormanlarıyla süslenmiş kıyı bandı, Toros dağları ile deniz arasında bulunan sayısız doğal güzelliklerin yanında, yöresel ve uluslararası şenlikleri, efsaneleri, Türkmen ve Yörük kültürü, yayla yaşantısı, yöresel el sanatları bakımından çok zengin bir bölge olarak, turizm sektörü için önemli bir konuma ve potansiyele sahiptir.

11129801_10152674364186621_2870351402900509439_n

 

İLÇE SAYISI : 13

 Akdeniz, Mezitli, Toroslar, Yenişehir, Anamur, Aydıncık, Bozyazı, Çamlıyayla, Erdemli, Gülnar, Mut, Silifke, Tarsus

BELEDİYE SAYISI : 14

Büyükşehir, Akdeniz, Mezitli, Toroslar, Yenişehir, Anamur, Aydıncık, Bozyazı, Çamlıyayla, Erdemli, Gülnar, Mut, Silifke, Tarsus

İl’e bağlı İlçelerden Bozyazı ve Aydıncık 1987 yılında, Çamlıyayla 1990 yılında, Akdeniz, Mezitli, Toroslar ve Yenişehir ise 2008 yılında İlçe olmuşlardır.

MAHALLE SAYISI : 805

6360 Sayılı Yasaya göre Nisan 2014 itibariyle 505 Köy mahalleye dönüştürülmüştür.

11209740_10152715564551621_8834406125938482303_n

İl yüzölçümünün % 87’si dağlık, % 54’ü ormanlık arazidir. Mersin ili 36-37° kuzey enlemleri ve 33-35° doğu boylamları arasında bulunmaktadır. İlin kara sınırı 608 km, deniz sınırı 321 km olup, yüzölçümü 15.853 km²’dir.

 

Mersin ilinin büyük bir kısmını oldukça yüksek, engebeli ve kayalık Batı ve Orta Toros Dağları oluşturmaktadır. Ovalık ve hafif eğimli alanlar ise bu dağların denize doğru uzandığı il merkezi, Tarsus, Silifke gibi alanlarda gelişmiştir. Bunun dışında kalan düzlük veya hafif eğimli alanlar, kuzeyde dağların arasında veya yüksek kesimlerinde görülmektedir. İl akarsu bakımından çok zengin değildir. İlin en önemli akarsuları Göksu ve Berdan Çayıdır.

Mersin, 2014 yılı ADNKS  sonuçlarına göre 1.727.255 nüfus ileTÜRKİYE’NİN 10. BÜYÜK ilidir.

ATATÜRK VE MERSİN

Atatürk’ ün yurt gezilerinde Mersin ve Mersinlilerle ilgili önemli birkaç özellik vardır. Atatürk’ ün Mersin ziyaretlerinden söz ederken değinilmeyen bu özelliklerin üzerinde durmak gerektiğine inanıyoruz. Anadolu kentlerine yaptığı gezilerinde İstanbul ve İzmir dışında hiçbir kent, bu onuru tadamamıştır.

1- Atatürk, Mersin’ e -beş ziyareti uğrayıp geçmek de olsa- on defa gelmiştir.

2- Atatürk dört ziyaretinde toplam 16 gece Mersin’ de yatılı konuk olmuştur.

3- Atatürk son yurt gezisini Mersin’e yapmıştır. (20 Mayıs 1938).

4- Atatürk’ ün, yurt gezilerindeki söylevleri arasında, ad belirterek yaptığı ilk konuşması Mersinlilere hitabıdır. İzmir Milli İktisat Kongresinden (17 Şubat -4 Mart 1923) sonra eşiyle yaptığı ilk yurt gezisinde, ekonomik özellikler taşıyan Mersin’in değeri ve önemi konusunda uyarma amacı taşıyan bu ziyaretini (17 Mart 1923), Mersinliler her yıl “Atatürk Bayramı” olarak coşkuyla kutlamışlardır. Diyebiliriz ki yurdumuzda sürekli olarak kutlanan tek yerel ”Atatürk Bayramı” Mersin’ dedir.b_1326528067mersin-ataturk-evi-ve-etnografya-muzesi-3

5- Mustafa Kemal Paşa, Adana’ da kısa süren (31 Ekim-IO Aralık 1918) Yıldınm Orduları Grup Komutanlığı sırasında Mersin’de bir gece konuk olduğu ziyaretinde (5 Kasım 1918) işgalde alınacak önlemleri bildirmiş ve ”asıl mücadele şimdi başlıyor” uyarısında bulunmuştur. ”Bende milli mücadele fikri Adana’ da doğdu” diyen Atatürk’ ün Mersin’deki uyarısı dikkat çekicidir.

6- Atatürk, sohbetlerinde ”hayatta karşılığını bulamadığım sözlerden biri” diyerek anımsadığı cevabı, Mersin’ deki bir sorusuna karşı duymuştur.

7- Atatürk, Mersinlilere kırgınlığını, anlamlı bir davranışıyla belli etmişti.

17 Mart 1923 ziyaretinde trenden inerken Gazi biraz tedirgin , Mersinliler de oldukça mahcup haldeydiler. Birinci Büyük Millet Meclisinde ”İkinci Grup” muhalefet hareketinin liderlerinden Mersin Milletvekili Çolak Selahattin Bey’ in muhalif girişimlerine Mersin ve İçel (Silifke) milletvekillerinden bazıları destek vermekteydiler. Birkaç ay öncesi, Devlet Başkanlığı seçiminde Gazi’ nin (muhalifleri Gazi hitabını ısrarla kullanmıyorlar , sadece Paşa diyorlardı) seçilmesini önlemek için ”doğum yeri ve bir yerde sürekli ikameti” bahanesiyle verdikleri önergeye Mersin ve İçel (Silifke) mebuslarından bazıları imza koymuşlardı. 19Kasim1937Mersin3

Gazi Mersinlilerin coşkun ilgisinden memnun kalmasına karşın, yatılı konukluğu için ısrarlı ricaları reddetmiş fakat Tarsus’ ta iki gece konuk olmuştur.

MERSİN TURUZİM

Mersin 321 km sahil şeridi ile Türkiye’nin önemli bir sahil kentidir. Mersin kıyılarının yaklaşık 108 km’lik bölümünü doğal kumsallar oluşturmaktadır. Önemli tarihi ve turistik mekanlara sahip olmasıyla turizmde son yıllarda adını sıkça duyurmaya başlamıştır.

Alahan Manastırı, Cennet ve Cehennem, Kızkalesi, Ayaş, Yumuktepe, Soli-pompeipolis, Eshab-ı Kehf Mağarası, Anemurium tarihi kalıntıları, Kleopatra Kapısı gibi turizmde ilgi çekici mekanlara ev sahipliği yapmaktadır.

Önemli plajları ise Anamur, Kızkalesi, Susanoğlu ve Ayaştır.

11254690_10152715294106621_1100198239336929333_n

Tisan, Taşucu, Narlıkuyu ve Dana Adası ise özellikle yerli turistlerin sıklıkla ziyaret ettiği bölgelerdir.

Yayla turizminde beğenilen ve ilgi çeken yaylalar ise Gözne, Ayvagediği, Soğucak, Fındıkpınarı, Çamlıyayla Namrun ve Sorgun Yaylalarıdır.

2008 yılında Mut ilçesinde bulunan Alahan Manastırı ve Tarsus ilçesinde bulunan St.Paul Kuyusu ve Anıt Müzesi UNESCO Dünya Miras Alanları kapsamındaki yerler listesine alınmıştır.

 

Mersin Kızkalesi

Kızkalesi
Korikos sahil kalesinin 200 m. açığındaki küçük adacık üzerindeki kaleye “Kızkalesi” denir. Büyük bölümü ayakta olan Kızkalesi’nin kuzey ve güney uçları sekiz kuleyle korunmuştur. Kalenin dış çevre uzunluğu 192 m.dir. Kızkalesi ile sahildeki kale denizden bir yolla bağlanmış, denizden gelecek saldırılara karşı önlem alınmıştı.Karamanoğlu İbrahim Bey tarafından 1448 yılında onarılan Kızkalesi bugün İçel turizminin sembolü haline gelmiştir.

Fortressarmenians5
Kızkalesi Efsanesi

Korikos’ta yaşayan Krallardan biri, bir kız çocuğu olsun diye gece gündüz Tanrıya yakarmaktadır. Sonunda dileği yerine gelir ve kız büyüdükçe güzelliği ve yardımseverliği ile herkesin sevgisini kazanır.
Günlerden bir gün kente bir falcı gelir. Kral onu saraya çağırtır, kızının geleceğini öğrenmek ister. Falcı prensesin eline bakınca irkilir ama bir şey söylemez. Kral zorlayınca “Kralım” der, Kızınızı bir yılan sokacak. Bu yazgıyı hiçbir şey bozamıyacak der ve siz dahi engel olamıyacaksınız deyip oradan ayrılır. Kral, kıza birşey söylemez ama düşüncelere dalar. Sonunda kıyıya yakın üçük bir adacık üzerinde, ak taşlardan bir kale yaptırmaya karar vererek kaliyi yaptırır ve kızını buraya kapatır. Olan biteni bilmediğinden kızı üzülmekte, günden güne eriyip gitmektedir. Günün birinde saraydan kaleye gönderilen bir üzüm sepetinin içinden çıkan bir yılan kızı sokar ve öldürür.

mersin-tatil

MAĞARALAR

Cennet Çöküğü Mağarası

Narlıkuyu Kasabası, Hasanaliler Mahallesinde yer almaktadır. Bir yer altı deresinin oluşturduğu kimyasal erozyonla, tavanın çökmesi sonucu meydana gelmiş büyük bir çukurdur. Çukurun tabanında 260 m. uzunluğunda bir mağara vardır.

Cennet Çöküğü Mağarası; içinde yer alan Meryem Ana Kilisesi nedeniyle inanç turizmi açısından da önem taşımaktadır.mersinsolcennetsacehennqw31

Cehennem Çukuru   

Narlıkuyu Kasabası, Hasanaliler Mahallesinde Cennet Çöküğü ile yan yana bulunmaktadır. Bir yer altı deresinin oluşturduğu kimyasal erozyonla, tavanın çökmesi sonucu meydana gelmiş 130 m. derinliğinde büyük bir çukurdur.

Astım Mağarası

Narlıkuyu Kasabası, Hasanaliler Mahallesinde Cennet-Cehennem Çöküklerinin kuzey-batısındadır. İçine helezonik demir bir merdivenle inilen mağaranın oluşumu 3.jeolojik döneme kadar uzanır. Birbirine bağlantılı, toplam uzunluğu 200 m.’yi bulan galeriler silis minerallerinin birikmesiyle oluşmuş çok ilginç şekilli dev sarkıt ve dikitlerle süslüdür. Mağara nem oranı yazın % 85, kışın % 95′ e kadar ulaşmaktadır.

Köşekbükü Mağarası

Anamur ilçesi Ovabaşı Köyündedir. İlçe Merkezine 9 km. uzaklıkta 20.000 yıllık bir geçmişe sahip olan mağara 500 metrekarelik bir alana oturmuştur. Mağara 3 bölümden meydana gelmiştir. Birinci bölümün adı Huzur, ikinci bölümün adı Şifa, üçüncü bölümün adı ise Dilek’tir. Astım hastalarına iyi geldiğine inanılmaktadır.

Yedi Uyurlar (Eshab-Kehf) Mağarası

Tarsus ilçesinin kuzey-batısında, 14 km. uzaklıkta yer alan Dedeler köyündedir.

Eshab-ı Kehf mağarası, Hıristiyan ve Müslümanlarca kutsal bir ziyaret yeri olarak kabul edilir. Mağara dört köşe olarak kayadan oyulmuştur ve 15 – 20 basamakla inilir.

Mağaranın üstünde 1873 yılında Sultan Abdülaziz tarafından yaptırılan camiye sonradan üç şerefeli bir de minare eklenmiştir. Kuran-ı Kerim’de Kehf Suresinde sözü edilen mağara Müslüman ve Hıristiyanlarca kutsal sayılmaktadır.

Mersin Tantuni

11221301_10152710253981621_338406484684774386_n

Tantuni, Mersin’e has bir dürüm çeşididir. Türkmenlerden gelme olduğu genel bir kanıdır.

Rivayete göre aslen fakir yemeği olan tantuni ucuz olması için bolca akciğer ile karıştırılmış et ve yağdan yapılırdı. Bugün tüketilen tantuni ise iki çeşit etle yapılır. Sadece et içeren dürüme biftek, hem et hem de kuyruk yağı içeren dürüme ise tantuni denir. Bu fark özellikler tantunicilerde öğün ısmarlarken önem kazanmaktadır. Ayrıca son dönemlerde yoğurtlu tantuni de tantuni dükkanlarında satışa sunulmaktadır.

Yapılışı ise normal tantuniyi lokma halinde dilimleyip üzerine isteğe göre süzme yahut normal yoğurt dökerek toz biberli kızarmış yağı ekleyip servis etmektir.

Mersin Mertim (52.kat)

Mertim veya Mersin Ticaret Merkezi Mersin şehrinde yer alan en yüksek yapıdır. Türkiye’de İstanbul dışında inşa edilmiş en yüksek gökdelen ünvanına sahiptir.MertimKulesi177m

Cengiz Bektaş tarafından tasarlanmış olan yapı tamamlandığı 1987’den İş kuleleri tamamlandığı 2000 yılına kadar Türkiye’nin en yüksek binası idi. 2012 yılı başı itibariyle Türkiye’de İstanbul dışında inşa edilmiş en yüksek gökdelendir. Otel ve ofis amacıyla kullanılmaktadır.

Mersin Stadı 

Mersin Arena Stadyumu, Mersin şehrinde 2013 Akdeniz Oyunları için inşa edilmiş olan çok amaçlı futbol stadyumu. 2013 Akdeniz Oyunları’nın açılış ve kapanışına ev sahipliği yapmıştır. XVII. Akdeniz Oyunları kapsamında gerçekleşen 32 spor branşında birçok müsabakaya sahne olan stad, Akdeniz Oyunları sonrasında Mersin İdman Yurdu takımının futbol müsabakalarına ev sahipliği yapacaktır. Stadyum 25.534 seyirci kapasitesine sahiptir.

Kastamonu

Kastamonu’nun, arkeolojik bazı kazı ve yüzey araştırmaları sonucunda Paleolitik dönemden günümüze kadar kesintisiz bir kronolojiye sahip olduğu görülür. Anadolu arkeolojisi içerisinde bölge üzerine pek araştırma olmaması nedeniyle Kastamonu üzerine bilgiler de özellikle erken dönemler için çok yetersizdir. Kısıtlı sayıdaki yüzey araştırması ve kazı çalışmasına bakarak elde edilen veriler ise bölge arkeolojisinin Anadolu tarihi açısından yine de önemli olduğunu vurgular. Yapılan araştırmalar bölgenin Paleolitik dönemle birlikte neolitik, kalkolitik ve erken tunç dönemlerine kadar kesintisiz bir yerleşime sahne olduğunu gösterir. Son yıllarda Cide ve Şenpazar ilçelerinde yapılan arkeolojik yüzey araştırmalarında bölgenin Epipaleolitik Dönemde de yerleşim gördüğü ele geçen bulgularla belirlenmiştir

.images

Bölgemize dair tarihsel bulgular Orta Tunç Döneminde daha da aydınlanmaya başlar. MÖ. II. Bin Anadolu tarihi coğrafyasına bakıldığında Kastamonu ve çevresinde Pala ve Tummana adı verilen kavimlerin yerleşik olduğu görülür. Bu topluluklardan Pala Kültürünün kullandığı dile Palaca adı verilirken, çivi yazısı formatındaki yazılarını içeren çok az sayıda kil tablete de Hitit kazılarında rastlanmıştır. Büyük ihtimalle Transkafkasya kökenli olan bu kavimler yakın akrabaları olan Hititler ve Luwiler ile aynı çağlarda Anadolu’ya gelmiş ve bu bölgeye yerleştikleri düşünülmektedir.

MÖ II. Binin sonlarında bölgedeki kültürel yapı Kastamonu’nun Devrekâni ilçesi sınırlarındaki Kınık kazıları ile ortaya konmuştur. Bu kazılardan elde edilen gümüş sanat eserleri klasik Hitit sanatının özelliklerini yansıtırken, kazılarda bulunan diğer arkeolojik buluntular da bölgenin Erken Tunç (MÖ. 3000) döneminden itibaren iskân edildiğini gösterir.

Kınık kazıları, Hitit kültürünün somut kanıtlarını Kastamonu’da ortaya koyarken bir yandan da bu kazılarda bulunan özel bir metal kap sayesinde de önemini ortaya koydu. Taprammi Çanağı adı verilen üzerinde kabartma şeklinde av sahneleri bulunan kap, ismini üzerindeki Hitit hiyeroglifleri ile yazılmış “Taprammi” kelimesinden alır. Bu kelime bir isim olmakla beraber, bu ismin Hitit’in başkenti Hattuşa’da çok önemli bir tüccara ait olduğu da vakit geçmeden belirlendi.

MÖ. 1200’lü yılların sonlarına doğru Hitit Devleti yıkılırken Anadolu, özellikle Balkanlar’dan gelen Trak Kavimlerinin tarafından istila edilmişti. Bu Trak kabilelerinden olan ve özellikle Eskişehir Afyon dolaylarında hâkimiyeti bilinen Frigler Kastamonu bölgesinde de siyasal bir güç olmayı başarmışlardı. M.Ö. 7. Yy’da Kimmer istilasına maruz kalan bölge, daha sonra Lydia kralı Alyettes’in Kimmer tehlikesini ortadan kaldırması ile kral Kroissos döneminde ( MÖ. 561-546 ), Lydia egemenliğine girmiştir. MÖ. 546 yılından itibaren ise bölgede Pers hâkimiyeti başlar.

indir

M.Ö. I. Bin olarak anılan çağla birlikte Kastamonu Bölgesi Paphlagonia olarak adlandırılır. Bu bölgenin halkı açık olmamakla birlikte batıdan yani Balkanlar’dan gelmiş bir Thrak boyunun uzantısı olduğu düşünülebilir. Antik tarihçilerden Ksenphon, Paphlagonia bölgesinde“Kotys” adlı bir liderden söz eder ki, bu isime Thrakialılar arasında sık rastlanır. Ancak, Thrak göçlerinden etkilense bile bölge, halkının önemli bir bölümünün bu bölgede MÖ. II. Binyılda yaşadığı bilinen Palaların devamının olması daha da mümkün görünmektedir.

Yazılı kaynaklarda Paphlagonia Bölgesinden ilk bahsedilen yer ünlü ozan Homeros’un Troya Savaşını anlattığı İlyada adlı eseridir. Homeros bu eserinde Paphlagonialıları Pylamenes ve oğlu Harpalion önderliğinde Akhalara karşı Troyalıların saflarında savaşan onurlu bir halk olarak gösterir.

Anadolu’da başlayan Pers hâkimiyeti ile Papahlagonia Phrygia satraplığına bağlanmıştır. Aynı yıllarda yani M.Ö. 6. yy’da bölgenin kıyı kesimleri Ionia Bölgesi şehri olan Miletos tarafından kolonize edilmeye başlamıştır. M.Ö. 333 yılına gelindiğinde Büyük İskender yönetimi altına giren bölgede M.Ö. 298 yılında Ktistes Mitridates tarafından Pontus Devleti kurulmuştur.

Bölge MÖ 1. yy’da Romalı General Gnaeus Pompeus Magnus tarafından Roma İmparatorluğuna dâhil edilmiş ve uzun yıllar boyunca Roma hâkimiyetinde kalmıştır. Bölgede daha sonra Bizans hâkimiyeti MS 1211 yılına kadar devam etmiş, bu tarihten sonra da bölgede Türk-İslam egemenliği altına girmiştir.

54225,118jpg

Antik dönemin başlarında “Paphlagonia” olarak adlandırılan Kastamonu ve bölgesinde M.Ö. 65-64 yıllarından itibaren Roma hâkimiyeti yaşanmaya başlar. Roma bölgenin kültür dokusuna nüfuz edemese de kendini bölgenin metropolisi yani başkentliğini de yapan Taşköprü’deki antik Pompeiopolis kentinde gösterir.

Bu antik kent M.Ö. 64 yılında kurulmakla birlikte en güçlü zamanını Roma İmparatoru Marcus Aurelius’un damadı olan Klaudius Severus’un valilik yaptığı dönemde (M.S II. yy) yaşamaya başlar. Bu yöneticiyle birlikte Pompeiopolis başkent konumuna yükselir. Kent, Paphlagonia Bölgesinde “Metropolis Sebaste” yani Paphlagonia’nın ana ve kutsal şehri konumunda anılmaya başlar.

M.S. 150–300 yılları arasında başkentliği devam eden kentin M.S. 325’ler itibariyle piskoposluk olarak temsil etmesi bölgede Hıristiyanlığın yayılmaya başladığını göstermektedir. M.S 536–553 yıllarında başpiskoposluğa yükselen kent M.S 13. yy’a kadar piskoposluk listelerinde var olmaya devam etti.

Pompeiopolis antik kentinde 2006 yılında bu yana Kastamonu Üniversitesi’nden Prof. Dr. Latife Summerer başkanlığındaki uluslararası bir ekip tarafından arkeolojik kazı çalışmaları sürdürülmektedir. Antik kentin ana yapısının belirlenmesine yönelik yapılan kazı çalışmaları kentin fiziksel yapısını ortaya çıkarmaya başladı.

Kastamonu ismine ilişkin bilimsel bir etimolojik çalışma yapılmamıştır. Kentin ismine dair birkaç farklı görüş olsa da günümüzde Bizans Döneminde bölgede hüküm süren Komnen Sülalesine atfen bulunan isimlendirme akla yakın gelmektedir. Bu isimlendirme kökeni ise Komnenlerin Kalesi anlamına gelen Kastra-Komnen olmasına karşın aynı sülale dönemi yazılı kayıtlarında Kastamonu, Castamon olarak görülür.

M.S. 11–12 yüzyılda Bizans İmparatorluk ailelerinden Komnenoiler’e ait tahkimatlı bir yerleşim olarak karşımıza çıkan kent, 1084 yılı ile itibariyle Emir Kara Tigin Bey komutasındaki Türklerin eline geçer. Bu tarih ile Türklerle tanışan Kastamonu, 1211 yılına kadar Bizans ve Türklerin arasında sürekli el değiştirir.

images (1)

1084 yılında Türklerle tanışan Kastamonu, Bizans ve Türkler arasında uzun yıllar boyunca el değiştirdi.1180 tarihi sonrasında bölgeye sıklaşan Türk akınları vardır. Bu akınlar sonrasına Kastamonu, 1211–1212 tarihlerinde Anadolu Selçuklu Devletine bağlı Emir Hüsameddin Çoban Bey tarafından kati suretle Türklerin eline geçmiştir.

Hüsameddin Çoban Bey, I. Keykavus döneminde (1211–1219) Melik ülumera (Beylerbeyi) unvanı taşıyordu. Çoban Bey, I. Alaeddin Keykubad’ın tahta çıkışında (1219) Konya’ya giderek bağlılığını bildirmesi sonucu I. Alaeddin Keykubad da onun beylik belgesini yenilemişti. Yöredeki geniş Türkmen kitleleriyle birlikte Çoban Bey, bir uç beyi olarak, Bizanslarla sürekli savaştı ve 1223’te Kırım’a yapılan sefere de katıldı. Bu tarihten sonra kaynaklarda adına rastlanmayan Çoban Beyin öldüğü yer ve zaman bilinmemektedir. Yerine geçen oğlu Hüsameddin Alp Yürek’in de yaşamı ve beylik süresi üstüne bir şey bilinmiyor. Onun dönemi üstüne bilgilerimizin yokluğu, 1243 ten sonra Anadolu Selçukluları’nın Moğol egemenliğine girmesiyle de ilgilidir. Nitekim 1258 tarihli bir belgeden yöre gelirinin Vezir Tuğrayi’ye verildiği anlaşılmaktadır.

1211-1212 tarihi ile birlikte Kayı Boyundan olan Emir Hüsameddin Çoban Bey tarafından bölge tamamen Türk hâkimiyetine geçirilir ve böylece Kastamonu’da Çobanoğulları Beyliği kurulur. Yaklaşık olarak 1295’li yıllara kadar hüküm süren bu beylikten sonra, Eflâni tımarına bağlı Şemseddin Yaman Candar tarafından yine Kastamonu merkezli Candaroğulları Beyliği kurulur. Bu dönemde kent bir ilim ve sanat merkezi haline gelerek, dönem Türk-İslam dünyası içerisinde saygın bir konuma yükselir.

Eflâni tımarına bağlı Şemseddin Yaman Candar tarafından kurulan beylik, Kastamonu’yu sınırlarına 1309 yılında I. Süleyman Paşa döneminde katar. Daha sonra merkezini Kastamonu’ya taşıyan beylik, dönem Türk İslam dünyası içerisinde bir ilim ve sanat merkezi olarak bilinir. II. Süleyman Paşa (1385–1392) döneminde Osmanlı Devleti ile yakın ilişkilerde bulunan beylik, I. Kosova Savaşında Osmanlı’ya yardım etmesine karşın belli bir süre sonra I. Murad Döneminde kendi topraklarında Osmanlı istilasına uğrar. Halkın Süleyman Paşa tarafına isyan etmesi ile tekrar beyliğe katılan Kastamonu, 1461 tarihinde Fatih Sultan Mehmed tarafından Osmanlı Devleti sınırlarına katılarak önemli bir sancak haline getirilmiştir.

Candaroğulları Beyliği, son beyi İsmail Bey zamanında en güçlü dönemini yaşamıştır. Bu dönemde İstanbul’un fethinde Fatih Sultan Mehmed’e destek veren beylik, dönemin kültür hayatında  Niksarlı Muhyiddin gibi öne çıkan isimleri de Kastamonu,’da uzun yıllar misafir etmiştir. İsmail Bey aynı zamanda bugün bile önemini koruyan Hulviyyat adlı fıkıh kitabını da kaleme almıştır.

Stitched_008

Osmanlı imparatorluğu döneminde, idari taksimat bakımından, geçmişten gelen bir yönetim merkezi olma özelliğini sürdüren Kastamonu Sancağı, doğuda Samsun, batıda İzmit, güneyde Kalecik ve kuzeydeki doğal sınırı olan Karadeniz sahili ile imparatorluğun geniş bir eyaleti olarak, cumhuriyete kadar bir idari merkez konumunu sürdürmüştür. Osmanlı İmparatorluğu Döneminden Fatih Sultan Mehmed Han’ın kardeşi Cem Sultan yaklaşık 4 yıl kadar Kastamonu Valiliği görevinden bulunur. Bir kültür merkezi olma özelliğini bu dönemde de sürdüren Kastamonu’da; Osmanlı Bilim Dünyasının yön verici ailelerinden olan Taşköprüzadeler gibi çok önemli bir bilim ailesinin de çıktığı yerdir.

Cumhuriyetin ilanı ile birlikte yapılan yeni değişikliklerle Kastamonu 12 ilçesiyle birlikte, bir il olma özelliğini korumuştur.
Milli Mücadele Yıllarında Kastamonu

Kastamonu, Türk İstiklâl Savaşı sırasında en çok şehit veren illerden biri olmanın yanı sıra, ordunun silâh, cephane ihtiyacının nakledildiği İstanbul-İnebolu-Ankara güzergâhının güvenliğini de sağlamıştır.

Çanakkale Savaşları ile birlikte Milli Mücadele’de de çok önemli rol oynayan Kastamonu, bu savaşın kazanılmasında önemli bir etken olan İnebolu-Ankara lojistik hattında, İnebolu mavnacılarından başlayarak, kağnı kollarını çeken Şerife Bacılar, Halime Çavuşlar, Necibe Nineler ve 10 Aralık 1919 tarihinde Anadolu’nun ilk kadınlar mitingini yapan kadınlarına kadar anıtsallaşan isimlere ve efsaneleşen olaylara da imza atmıştır.

Kastamonu, İstiklâl Savaşında işgal altında kalmadı ancak işgal edilen vatan topraklarındaki yurttaşlarımızın acılarını paylaştı. Daima Millî Mücadele’nin destekçisi oldu. Ordunun lojistik ihtiyaçlarını karşıladı. Diğer yandan, Ankara (2045) ve Konya (2316) ile birlikte en çok şehit ve gazi veren ilimiz olma şerefine de kavuştu. Kastamonulu 1988 şehidin anısını yaşatmak amacıyla 1983 yılında bir şehitler anıtı yaptırıldı.

Türkiye’de bir ilk ve tek olarak T.B.M.M. tarafından 9 Nisan 1924 tarihinde İnebolu ilçemiz Mavnacılar Loncasına verilmiş olan Beyaz Şeritli İstiklal Madalyası ve Vesikası’da Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ilimize vermiş olduğu yüksek onurlardan bir diğeridir.

kastamonu-da-deniz-suyu-numuneleri-temiz-cikt-6230229_o

Kastamonu Karadeniz’e 170 km’lik bir sahil şeridi bulunan ve bu noktada ülkemizin Karadeniz’e en geniş sahili olan ilidir. Bu sahil şeridi üzerinde Kastamonu’nun, Cide, Doğanyurt, İnebolu, Abana, Bozkurt ve Çatalzeytin olmak üzere 6 ilçesi bulunmaktadır. Kastamonu kıyıları, Karadeniz’in genel yapısı yanında barındırdığı doğal koy ve barınaklarla da farklılık göstermektedir. Sahil üzerinde; doğal plajlar, dalış alanları ve limanlar yer almaktadır.

 

Denize dik inen sahil şeridindeki doğal orman örgüsü çok çeşitli bitki çeşitliliğine sahiptir. Kastamonu sahil şeridi Sinop ve Amasra arasında yeşil ile mavinin buluştuğu oldukça otantik ve doğal bir yapıya sahiptir. Bu şeritten geçen karayolu, motorlu taşıtların yanı sıra bisikletli yolculuklar içinde eşsiz bir avantaja sahiptir. Sahil şeridi doğanın kucağında bir yolculuğun yanı sıra; birçok tarihi kale, kalıntı ve özgün yapısını koruyan mimarileri ile balıkçı köylerinin de görülebileceği bir seyahati mümkün kılmaktadır.


KÜLLİYELER VE CAMİİLER

 

Özellikle Kastamonu kent merkezi küçük bir yerleşim olmasına karşın eskisi yaklaşık olarak 800 yıl geriye giden ve sayısı 6 olan külliyelere sahip olması; kentin tarihsel anlamada ne kadar gelişkin bir eğitim ve kültür hayatına sahip olduğunu göstermektedir.

indir (1)

Arkeoloji Müzesi:

Müze, 1917 tarihinde Milli Mimari akımının kurucusu Mimar Kemaleddin Bey’in planını çizdiği binada hizmet görmektedir. 1945 yılında müze, depo olarak hizmete başlamış 1951 yılında da resmi açılışı yapılmıştır.

Eser sayısı bakımından ülkenin önde gelen müzelerinden biri olan Arkeoloji Müzesinde 2008 rakamlarıyla 50’bini sikke olmak üzere 51.874 (50.545-1329) eser bulunmaktadır.

Müze üç ana bölümden oluşmakta. Birinci bölüm taş eserler seksiyonu adı altında, heykeller, mezar stelleri ve lahitlerin sergilendiği bölümdür. Bu bölümün en ilgi çeken ve önemli eserleri bir tümülüs mezar kazasından bulunan lahit içerisinde eşyalarıyla birlikte sergilenen mezar sahibi bir Satry heykelidir.

İkinci bölüm M. K. Atatürk ve Şapka İnkılâbı bölümüdür. Bilindiği üzere Mustafa Kemal Kastamonu ziyaretlerinden Şapka İnkılâbına ilişkin ikinci nutkunu şu anda müze binası olan dönem CHP Halk Fırkasında vermişti. Seksiyonda Atatürk’e ait eşyalar ile inkılâba ilişkin dokümanlar sergilenmektedir.

Üçüncü bölüm ise kronolojik bir sıra ile Kastamonu ve çevresinde ele geçmiş, taş, metal, pişmiş toprak, cam eserleri tarih öncesinden Bizans dönemine kadar sergilemektedir. Bu bölümde birbirinden ilginç ve önemli eserler bulunmaktadır. Bu eserlerden en önemlileri ise Devrekâni Kınık kazılarında bulunmuş olan madeni eserlerdir.

Dinsel ritüellerde kullanıldığı bilinen bu kaplardan özellikle boğa başlı ryhton denilen kaplar, öte taraftan üzerinde Hitit hiyeroglifi ile yazılmış bilgilerin bulunduğu çanak da çok önemlidir. Bu çanakta hiyeroglifle Taprammi ismi yazılmıştır. Çanağın en özelliği ise üzerindeki betimlemelerde iki yaban hayvanının çiftleşmesi gösterilmektedir. Bu ülkemizden bulunan hiçbir Hitit Dönemi eserinde yer alan bir betim değildir. Eser bu haliyle bile müzeyi başlı başına önemli kılmaktadır. Bu gruptan bir diğer eser de kazılar sırasında bulunan sorguçlu miğfere sahip asker heykelciği ki yine benzer bir eser de hem Türkiye hem de dünya müzelerinde pek yer almaz.

Aynı kazılarda bulunan yine Hitit Dönemi camdan üretilmiş deniz kabuğu da dünya arkeolojisi için nadide örneklerden biri durumundadır. Daha geç dönemlere ait sorguçlu miğferi olan asker heykelciği de çok önemlidir.

 

Etnografya Müzesi:

Etnografya Müzemizde 1997 yılında restorasyonu tamamlandıktan sonra 1887 yılında yapılmış olan Liva Paşa Konağı gibi oldukça seçkin bir mekânda bulunmaktadır.

Bodrumuyla birlikte dört katlı olan bu konağın 3 katın aktif olarak kullanılmaktadır. 1. katta Kastamonu’nun yakın geçmişine ilişkin fotoğraflara ait sergi ve müze kitaplığı bulunmaktadır. 2. kat ise Kastamonu’nun binlerce yıllık halk kültürünün ve zanaatlarının sergilendiği alandır. Urgancılık, dokumacılık, taş baskı, aimages (3)ğaç işleri, ayakkabı ve yemenicilik gibi bölümlerin bulunduğu bu alanda Kastamonu kültürünün köklülüğü ve gelişmişliği görülebilir.

Bu bölümdeki birbirinden değerli eserlerin içerisinde en değerlisi ise Kasaba Köyü Mahmutbey Cami’ye ait kapının varlığıdır. Bu kapı tek kelimeyle bir sanat şaheseridir ve Kastamonu’nun en değerli eserlerinden biridir.

Müzenin üst katı ise bir Kastamonu konağının yerleşiminin, odaların işlevlerinin mankenlerle canlandırıldığı bölümdür. Bu bölümün önemi de Kastamonu’daki kent kültürünün gösterilmesi, kent soyluluğun burada yerleşik olmasının ifade edilmesidir.

Şeyh Şaban-ı Veli Vakıf Müzesi:

2006 yılında Kastamonu ve bölgesindeki vakıf eserlerini ve Şeyh Şaban-ı Veli ve külliyesinde kullanılan eşyaların korunması, sergilenmesi için açılmış bir müzedir.

Son yıllarda Kastamonu çok önemli ve değerli işlere imza atmış olan Vakıflar Bölge Müdürlüğü, bu işlerini bu müze ile değerlendirmiştir. Bir vakıf kenti olan Kastamonu’da bu köklü ve soylu uygulamanın en iyi gösterildiği alan işte bu müze olmuştur.

Müze Şeyh Şaban-ı Veli Külliyesi içerisindeki konaklardan bir tanesinde hizmet görmektedir. Müzenin sahip olduğu eserlerin büyük bir bölümü Kastamonu’dan, bir kısmı da Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nün sorumlu olduğu illerden toplanan eserlerden oluşmaktadır. Müzedeki ana eser grupları, kandiller, el yazmaları, Şeyh Şaban-ı Veli’nin kişisel eşyaları, halılar ve hatlardır. Birbirinden değerli bu eserler arasında Şeyh Şaban-ı Veli’nin kişisel eserleri, 1600’lü yıllardan kalma ve çok önemli bir geleneği gösteren Sadaka Taşı, 1182 yılından kalma el yazması Kuran-ı Kerim ve stil kritik açısından Kastamonu’ya özgü olan kandiller oldukça ilgi görmektedir.

 

 hb_b_13100140_l-b

Mimar Vedat Tek Kültür ve Sanat Merkezi 75. Yıl Cumhuriyet Müzesi:

2000 yılında Kastamonu Hükümet Konağı’nı yapan Ulusal Mimarı Akımının öncüsü Mimar Vedat Adına oluşturulan Kültür Merkezi oluşturulmuş, alan 2007 yılında ekleme ve geliştirmelerle bugünkü görünümü almıştır.

Oluşturulan kompleks içerisinde 75. Yıl Cumhuriyet Evi Özel Müzesi, Dantel Seksiyonu, Kitre Bebek Seksiyonu, 3 bölümlü galeri ile Rölyefli Salon bulunmaktadır.        Buradaki en önemli mekân ise 75. Yıl Özel Cumhuriyet Müzesi’dir. Müze içinde Arkeoloji Müzesinden geçici olarak sergilenmek üzere alınan silah seksiyonu ile Türkiye’de bir ilk ve tek olan Şapka seksiyonu yer almaktadır. Kültür Merkezinin kalbi olan bu yer M. K. Atatürk’ün Şapka ve Kıyafet İnkılâbını gerçekleştirdiği Kastamonu için de çok önemlidir. 2007 yılında kurulan müzede şu ana kadar yüzyıl başından günümüze kadar kullanılan bayan ve erkek şapkaları sergilenmekte, bir taraftan da koleksiyon geliştirilmektedir.

 

Kastamonu Valiliği Kent Tarihi Müzesi:

Kastamonu Valiliğine ait Kent tarihi Müzesi 2002 yılında Türkiye’de kurulan ilk kent müzesi ve kent arşivi çalışmalarından bir tanesidir.

Müze, 1902 tarihinde açılışı yapılan Hükümet Konağının alt katında hizmet vermektedir.

Ülkemize yeni oluşan bir anlayışın müzecilik formatlarından biri olan bu müzenin ana amacı Kastamonu arşiv ve dokümantasyonunun yapılabilmesidir. Bu açıdan bakıldığında müze yaptığı çalışmalarla Kastamonu üzerine belge, fotoğrafları dijital arşivlemeye gitmektedir. Öte taraftan oluşturulan kütüphanenin bir kısmı Kastamonu üzerine yayınlanan ya da Kastamonu’da yayınlanan basılı eserler üzerine ayrılmıştır.

Müzede bu değerle çalışma ve oluşturulmaya çalışılan koleksiyonun yanı sıra Türkiye’de yapılmış ilk el yapımı konsol piyano, Sanat Mektebinde yapılmış40 metrekareel yapımı halı ülkemiz açısından ünik eserlerdendir.

 

Yasam Koçlugu Uluslararası Sertifika Programı

Koçluk Yaklaşımımız

  • Siz bütün kaynaklara ve bütün doğru cevaplara sahipsiniz.
  • Size, mükemmele yakin “en iyi”nizi buldurmak bizim işimiz.
  • İzin verin koçluk yöntemi sizin için çalışsın.
  • Bütünsel Koçluk koltuğu, kendinizi ileri taşıma koltuğudur.
 EGE ÜNİVERSİTESİ Sürekli Eğitim Merkezi-Etkin İnsan Gelişim Enstitüsü Çözüm Ortaklığı 

Yasam Koçluğu Nedir?

Yasam Koçlugu, kisinin bulundugu noktadan ulasmak istedigi noktaya gitme sürecinde hayatinda tatmin ve denge yaratmasidir.
Yasam Koçlugu, kisinin kendi dogasini, tam olarak ne istedigini bulabilmesidir.
Yasam Koçlugu, yasamin tüm alanlarinda “daha ileri” gitme sürecidir.
Yasam Koçlugu, kisinin kendi hayatinda gelisim ve degisim firsatini kesfetmesi, yaratabilmesidir.
Yasam koçlugu, gelisim ve degisimin dogasini anlamak, kendi yasamindaki yansimalarini dengeye oturtmaktir.
Yasam koçlugu, kendi yasamina disaridan bakmak, içsel dogasini gözlemlemek, anlamak, kendini kesfetmek ve böylece potansiyelini maksimum kullanmak isteyen bireyler için gerçek bir firsattir.
Yasam koçlugu bir süreç programidir. Çünkü kisinin gelisim ve degisimine koçluk, süreç içinde gerçeklesir.

Niçin “Yasam koçu”na ihtiyaç vardir?

Her zaman her sey istedigimiz gibi gitmeyebilir. Yasam, olaylar ve iliskiler agi ile bize bazi deneyimler yasatir. Bu deneyimlerin içinde hayatin çözmemizi istedigi sifreler vardir.
Insanlar, olaylar ve durumlar, yeniden degerlendirmeyi bekler.
Hatta çogu zaman düsünce ve duygularimizi, verdigimiz tepkilerimizi ve onlarin sonuçlarini degerlendirmek, hatalarimizi görebilmek, bizi ileri tasiyabilir.
Bu, geçmiste yasanmis deneyim için söz konusudur. Peki, gelecegi simdiden ön görerek organize etmek bize neler kazandirir? Çok ama çok sey… Iste yasam koçlugu, gelecegin simdiden insaasidir.
Geçmisten bagimsiz olarak kendimizi anlamak, gelecege yön vermek yasam koçlugunun çikis noktasidir.
Yasam Koçlugu, kisinin kendini en iyiye tasiyacak bütün kaynaklara sahip oldugunu, hayatinda ulasmak istedigi bütün cevaplara sahip oldugunu pesinen kabul eder. Bütün mesela, içimizdeki bu gücü uyandirmak ve sahip oldugu potansiyeli hayata kazandirmaktir.

Kimler Yasam Koçuna Gelir?

  • Ne istedigini bilmek isteyenler
  • Hedefini bulmak isteyenler
  • Hedefi olup, basarili bir sonuç almak isteyenler
  • Basarisini daha ileri tasimak isteyenler
  • Bir sorunu çözmek isteyenler
  • Karar vermek isteyenler
  • Içindeki dehayi, potansiyeli ortaya çikarmak isteyenler
Kisiler bir yasam koçuna ihtiyaç duyarlar, çünkü insan dogasi, kendini ileri tasimaya programlidir.
Bir yasam koçuna ihtiyaç duyarlar, çünkü kisiler kendilerini asmak isterler.
Bir yasam koçuna ihtiyaç duyarlar, çünkü seçenekleri degerlendirmek, dogru seçim yapmak ve dogru karar vermek önemlidir.
Bir yasam koçuna ihtiyaç duyarlar, çünkü saglikli olmak, yapmak istediklerini yapmak, içlerinde huzur hissetmek, mutlu olmak, basarili olmak isterler. Bütün bunlarin hepsi, “kendini gerçeklestirmek” için harika yollardir.
El yoramiyla basari ve mutluluk yoluna uzanmak kimi zaman sancili, çogu zaman uzun bir süreçtir. Oysa ki “Yasam Koçlugu” bu yolu kisalttigi gibi, tatmin duygusunu arttirir.
Çünkü bir koç ile çalismak insana hem zaman, hem para, hem basari, hem de kendisini kazandirir.
Amacimiz;
Yasam Koçlugu Programi ile kisinin kendi ve baskalarinin yasaminda gelisim, degisim, dönüsüm yaratmasi
Profesyonel koç olarak yetkin bir biçimde koçluk meslegini yapabilmesi; Yasam Koçlugu hizmetini profesyonel olarak verebilmesi

Içerik;

1. Modül: Temel Koçluk Becerisi (4 tam gün)

  • Koçluk nedir, ne degildir?
  • Koçluk kimlere yapilir?
  • Koçlugun uluslararasi kurallari
  • Koçlugun etik degerleri-prensipleri
  • Koç olarak uyum-güven tesisi olusturmak
  • Bütünsel-emaptik dinleme
  • Beyin sisteminin yapisi ve isleyisi
  • Zihin ekrani-Görsel beyni kullanabilmek
  • Düzlemler bilgisi
  • Güçlü soru sorma sanati
  • Çözüm odakli yaklasim
  • Profesyonel koçluk tutumu gelistirmek
  • Yasam alani-is hayati-özel hayat-zaman yönetimi

2. Modül: Kaynaklari yönetmek (4 tam gün)

  • Yasam alanlari yönetimi
  • Fark yaratan koçluk uygulamalari
  • Zaman yönetimi
  • Stres yönetimi
  • Içsel kaynaklarin tesbiti
  • Içsel kaynaklari aktive etmek

3. Modül: Özel yasam ve Iliskilere koçluk

Gündem tesbiti : Koçi için kisisel ihtiyacin arastirilmasi ve ölçümlenmesi

Yasam Koçu, koçluk görüsmelerini nasil/neye göre belirler?

Koçluk Yöntemi: NÖTR bakis

  • Serbest zihne (Nötr alana) kolayca geçebilme teknik/yöntemleri
  • Duygulara yenik düsmeden içsel gücü devreye nasil sokabiliriz?
  • Objektiflik nasil saglanir?
  • Dogru karar vermek için ruh hali nasil kontrol altina alinir?

Koçluk Yöntemi: Ideal Iliski/ Ask/ Yakin Duygusal Iliskileri Yapilandirmak

  • Ideal iliskide nasil davranmali?
  • Ideal ilisi nasil yasanir?
  • Ideal iliskinin vizyonu
  • Yakin duygusal iliskide anlam bulmak

Koçluk Yöntemi: Özel Yasam Degerlerini Yapilandirmak

  • Özel yasam degerine uygun bir yasam olusturmak
  • Özel yasam degeri ile basari-mutluluk dengesi

Koçluk Yöntemi: Yakin Duygusal Iliskide Degerleri Yapilandirmak

  • Yasam degerinize uygun bir yasam olusturmak
  • Yakin duygusal iliskide deger tesbiti
  • Partner ile degerler bazinda uyumu güçlendirmek

Koçluk Yöntemi: Yeni Davranis Modeli (Davranislari Degistirmek)

  • Aliskanliklari degistirmek nasil mümkündür?
  • Olumsuz bir davranistan özgürlesmek nasil mümkündür?
  • Olumlu bir davranis nasil hayata geçirilir?

 

Koçluk Yöntemi: Içsel Bilge-Öz’e Danismak

Bir sorun’unuz varsa, Öz’ünüzle bulusup ondan cevap almaniz ve çözüm saglamaniz mümkündür.

 

4. Modül: Is Yasamina Koçluk

Koçluk Yöntemi: Akilcil Yol (Olumsuzluklari dönüstürmek)

  • Ileri seviyede akilcil vizyon gelistirme yöntemi

Koçluk Yöntemi: Is Kimligini Yapilandirmak

  • Is hayatinda verimlilik saglamak
  • Is hayatinda motivasyon saglamak
  • Is hayatinda iliskileri yapilandirmak
  • Is hayatinda davranis stratejileri
  • Is hayatinda kendini iyi hissetmek
  • Is hayatinda kariyer plani
  • Is hayatinda anlam yaratmak

Koçluk Yöntemi: Projelere Yaratici Koçluk

  • Sag beyin-sol beyin nasil aktive edilir?
  • Sezgisel zeka nasil gelistirilir?
  • Projeler için beyin firtinasi nasil yapilir?
  • Yaraticilik nasil gelistirilir?

Hedefleri Yapilandirmak

Koçluk Yöntemi: Vizyoner Ziyaretçi

Gelecek 10 Yili beyinde programlamak

  • Is hayatinda vizyonerlik
  • Özel yasamda vizyonerlik

Koçluk Yöntemi: Is Yasami Degerlerini Yapilandirmak

  • Is yasam degerinize uygun bir is kimligi olusturmak
  • Is yasam degerleri ile basarili bir is hayati olusturmak

Koçluk Yöntemi: Büyük Resim/ Yasamda Tatmin-Denge Modeli

  •  Fiziksel alanlarda tatmin ve denge saglamak


Kimler Katilabilir?

  • Bireysel gelişim alanında hizmet verenler,
  • Profesyonel koçluk mesleğini yapmak isteyenler,
  • İşverenler, yöneticiler,  kurum ve şirket eğitmenleri,
  • İnsan kaynakları alanında çalışanlar,
  • Kendini gerçekleştirme isteğinde olan herkes

Kaynak:http://www.yenibirmeslek.com/egitimler/1/yasam-koclugu-uluslararasi-sertifika-programi.aspx

ÇARŞI TARAFTAR GRUBU

ÇARŞI

   Beşiktaş Jimnastik Kulübü’nün taraftarlarından oluşan belli bir grubun ismidir. 1982 yılında kurulan Çarşı grubu, futbol maçlarını ağırlıklı olarak Kapalı Tribün’de izler. En bilinen sloganları “Çarşı her şeye karşı!” ve “Evdeki hesap Çarşıya uymaz”dır. En tanınan amigosu Alen Markaryan’dır.

27 Mayıs 2008 günü varlığını sona erdirme kararı aldı. Ama 21 Ağustos 2008 tarihinde, yaklaşık 200 kişilik bir taraftar grubu alem biter, ortam biter, Çarşı bitmez diyerek Çarşı ve tezahüratlarının devam edeceğini Maçka Parkı’nda duyurdu.

Ses Rekoru

Beşiktaş 24 Ekim 2007 tarihinde UEFA Şampiyonlar Ligi grup maçında 132 desibel ile dünya rekoruna ulaşmış ve Eurosport ile UEFA’nın internet sitesinde de bu rekora yer verilmişti. Ancak bu maçta Guinness hakem heyetinin olmaması nedeniyle siyah beyazlı taraftarların rekoru resmiyet kazanmamıştı.

Grubun özellikleri

Bu grup diğer taraftarlardan ya da taraftar gruplarından ilginç bir bileşen olmasıyla ayrılmakta, maçlarda takındığı tavırlar, açtığı pankartlar, dile getirdiği tezahüratlarla farklı bir taraftar profili çizmektedir. 1980’lerin ortalarından itibaren belirginlik kazanan, 1990’lardan sonra iyice bilinir hale gelen grup, aslında homojen bir yapıdan oluşmamakta ya da belli başlı üyelerden ibaret sayılmamaktadır. Farklı sosyal tabakalardan, kültürel çevrelerden ve etnik kimliklerden, farklı ve hatta çatışan politik ve ideolojik alanlardan insanlar Çarşı Grubu adı altında toplanmaktadır. Bununla birlikte genel olarak muhalif bir görünüm ve söylem Çarşı Grubunun özelliği olarak işaret edilebilir.

Beşiktaş kulübüyle doğrudan ilişkili grup üyeleri olabildiği gibi, özerk ve bağımsız taraftar olarak kendini ifade eden üyeler de mevcuttur. Ağırlıklı olarak üniversite öğrencilerinin de içinde yer aldığı bir grup olarak bilinmektedir. Bunun sonucu olarak grubun öne çıkan özelliği hazır cevap ve mizahi yönü gelişmiş bir topluluk olmasıdır.

Grubun içindeki insanlar sürekli bir değişkenlik arz etmekle birlikte, belirli bir anlamda Çarşı Grubunun kendisine özgü söylemi ve özgün tarzı sürekli geliştirilmekte, belirli bir doğrultuda sürdürülmektedir. Şiddet olaylarında, taraftarlar arası çatışmalarda da grubun ismi sıklıkla anılmaktadır. Birkaç çeşit Çarşı Grubu adını kullanan eğilim söz konusudur. Sağ ve sol politik eğilimler arasında bir gerilim olduğu da söylenebilir.

Bununla birlikte Çarşı Grubu denilince akla gelen daha çok tribünlerde görmeye alışık olunmadık tarzda muhalif bir söylem kullanması, sol politik söyleme ait kavramları ve sembolleri benimsemesi, güncel politik konulara ilişkin çoğu zaman beklenmedik tavır takınması olmaktadır.Örneğin Çarşı yazarken A’yı anarşizmin sembolü olan yuvarlak içindeki a şeklinde yazmaları, genelde milliyetçi ve ülkücülerin egemen olduğu kabul edilen tribünlerde başlı başına bir ilginçlik olarak görünmektedir. Grubun çıkışlarında belirgin bir özellik olarak anti-faşist bir söylem görülmektedir. Ayrıca grup içinde kendilerini demokrat, sosyal demokrat, sosyalist, ekolojist vb. şeklinde de ifade edenlerin varlığı da söz konusudur.

Türkiye’de yaşanan terör olaylarını protesto amaçlı biri 2007 yılında Liverpool FC ile oynanan Şampiyonlar Ligi maçı ve 2008 yılındaki Galatasaray maçında kapalı tribünü kaplayacak şekilde “Şehitler Ölmez, Vatan Bölünmez” yazılı bayrak açmışlardır. Bu bayrak ulusal basın olmak üzere genel olarak olumlu karşılanırken, bazı çevreler tarafından bu pankartın Çarşı’nın klasik tavrına ters olduğu ve bayrağın içeriğinin şovenizm taşıdığı savunuldu.

Eylemleri

İlginç yapısı nedeniyle dikkat çeken Çarşı Grubu bu nedenle medyada pek çok kere özel programlar ve haberlerle yer almıştır. Mehmet Ali Birand’ın sunduğu haber programı 32. Gün Çarşı için özel bir program yapmıştır. Ayrıca, pek çok dergi ve gazetedeki yazı dizisine konu olan Çarşı Grubu, Haber Dergisi Nokta’nın 4 Ocak 2007 sayılı nüshasına kapak olmuştur.[ 19 Aralık 2006 günü ise İletişim Yayınları “çArşı Neye Karşı” adıyla bir konferans düzenlemiştir. Çarşı Grubu, popülerliği ve söylemleri ile TV dizilerinde de yer bulmuştur.

Gazetelerde Fatih Terim’in Mehmet Ağar ile birlikte resimleri yayımlanıp ”İmparator” diye tanımlandığı sırada Çarşı Grubu, “İmparatorluk değil tam demokrasi” diye pankart açarak tavır sergilemiştir. Ayrıca “Çarşı Alayına karşı” sloganı da söz konusu grubun hem öteki takımlara hem politik kimliklere karşı duruşunu ifade etmektedir. Bülent Ecevit’in ölümü üzerine resmi sitelerine koydukları “Kara Kartal seni unutmayacak Karaoğlan” sloganıyla ilgi çekmiştir.

Dikkat çekici eylemleri arasında Barcelona’nın Kamerunlu siyahi oyuncusu Samuel Eto’o’ya La Liga’da hemen her maçta yapılan ırkçı tezahüratlar nedeniyle “çArşı ırkçılığa karşı -hepimiz Eto’yuz!” pankartları ile destek vermeleri gelmektedir.

Grup, 1995-1997 yıllarında “Forza Beşiktaş” adında hiçbir yayın grubuna bağlı olmadan bir fanzin tarzında haftalık dergi çıkarmıştır. Bu dergi sadece bir spor kulübünün taraftarları tarafından hazırlanıp yayınlanan ilk süreli yayın olmuştur.

Çarşı Grubu’nun dikkat çeken bir diğer tavrı nükleer enerji santrallerine karşı duruşudur. 2005/06 sezonunda bazı maçlardan önce açtıkları “Çarşı Nükleer Santrallere Karşı” yazılı pankartlarla dikkat çekmiş ve Sinop’ta düzenlenen Nükleer karşıtı gösterilere katılmışlardır. 2006/07 sezonunda İnönü Stadyumu’nda oynanan Galatasaray derbisinde ise Greenpeace örgütü ile birlikte “Nükleersiz Türkiye” yazılı bir pankartla gösteri yapmışlardır.

2007 yılında kuruluşunun 25. yılını kutlayan Çarşı, bu sebeple düzenleyeceği etkinliklere Kızılay’a topluca kan bağışında bulunarak başlamıştır.21 Nisan 2007 günü oynanan lig maçı öncesi Beşiktaş’ta kurulan çadırlarda 250’den fazla kişi kan vermiştir. 25. yılın anısına düzenlenen bir başka sosyal etkinlik ise “Hediyeni kap, Miniatürk’e gel” sloganı ile 25 Nisan 2007’de kimsesiz çocuklara oyuncak ve kırtasiye dağıtılan organizasyon olmuştur. Sosyal konularda yaptıkları eylemlerden biri de 2008 yılında Almanya’da neonaziler tarafından kundaklanan Türk ailenin evinin önündeki eylemleri olmuştur.

Grubun dikkat çeken ve ulusal basında yer alan tavırlarından biri de Mart 2008’de oynanan Galatasaray maçı öncesi resmi sitelerinde alkol karşıtı bir slogan yerleştirip, maç günleri alkol alınmaması kararıdır.

Grubun öncülüğünde Beşiktaş taraftarı, 27 Ekim 2011 tarihindeki Beşiktaş-Fenerbahçe maçının bitiminde atkılarını sahaya atarak Van’daki depremzedelere yardımda bulunmuşlardır.

Beşikaş Çarşı Taraftar Grubu, il trafik kodu 65 olan Van için 20 Kasım 2011 tarihindeki Beşiktaş-Galatasaray maçının 65. dakikasında üstlerini çıkararak soğukla mücadele eden depremzedelerin durumuna dikkat çekmiştir.

Gezi Parkı Olayları kapsamında Beşiktaş İnönü Stadı yıkımında kullanılan ekskavatörü kullanarak TOMA’ları geri püskürtmüşlerdir. Ekskavatör’e “POMA, (Polis Olaylarına Müdahale Aracı)” adını vermişlerdir.

Asi Ruh belgeseli

2007 yılında kuruluşun 25. yılını kutlayan Çarşı Grubu hakkında Pancard Film adlı prodüksiyon şirketi bir belgesel hazırlamaktadır. Ön hazırlıkları bir yıldan fazla süren ve taraftarlardan toplanan video ve fotoğraflarla destekelenen belgeselin 2008 yılı Haziran ayında tamamlanacağı öngörülmektedir. Genel olarak tribün içinden çıkan kişilerin anılarının, dış saha maçlarınındaki yolculukların ve İnönü Stadyumu ve Beşiktaş semtindeki maç gününündeki olayların anlatıldığı belgeselde ayrıca Beşiktaşlı ve diğer takımın sporcularının da ropörtajları yer almaktadır.

Ayrıca Lig TV adlı televizyon kanalı “çArşı’nın Yürüyüşü” adlı bir belgesel hazırlayarak televizyonda yayınlamıştır.

Grubun kendini feshetmesi ve tekrar geri dönmesi

27 Mayıs 2008 Tarihinde Çarşı Grubu, çeşitli nedenlerden dolayı varlığını sona erdirme kararı aldıklarını açıkladılar. Çarşı ile ilgili “Asi Ruh” belgeselinin Beşiktaş Kültür Merkezi’ndeki galasında konuşan tribün lideri Alen Markaryan, Çarşı’nın Beşiktaş’ın önüne geçtiği yönündeki eleştiriler ve çeşitli spekülasyonlar sebebiyle “Çarşı kendini feshetmiştir” dedi ve ekledi: “Çarşı artık yok!..”.

Çarşı grubunun resmi sitesi forzabesiktas.com’da, Alen Markaryan adına açıldığı belirtilen başlıkta da haberin doğru olduğu teyit edildi ve “Kanallarda ve internet sitelerinde geçen haber doğrudur. Çarşı ismi bitmiştir.” ifadesi yer aldı.

22 Ağustos 2008 Tarihinde Çarşı Grubu yeniden tribünlere dönme kararı aldı. Çarşı grubunun resmi sitesi forzabesiktas.com’da haber teyit edildi ve “dosta düşmana ilan ediyoruz. Yeni dönemde Çarşı Grubu olarak yeniden tribünlerde olacağız” denildi.

Aldığı ödüller

ABD spor taraftarları tarafından yapılan oylamada, Çarşı grubu Beşiktaş’ın 2007 yılında Liverpool’u 2-1 yendiği mücadelede yaptığı gösteriyle tüm zamanların en iyi taraftar grubu seçildi.

Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Derneği’nin 2012 Yılı Empati Ödülü, Van Üşüyor sloganıyla depremzedelere destek veren Beşiktaş Çarşı Taraftar Grubu’na verildi.

kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%87ar%C5%9F%C4%B1_%28taraftar_grubu%29

ETİK VE İŞ ETİĞİ

Bu çalışmada, etik kavramından hareketle iş etiğinin, örgütsel davranışın iş etiğiyle bağlantılarının, iş etiğinin temel aldığı ilkeler ve genel anlamda işletmelerde etik uygulamalarının etkileriyle birlikte incelenmesi amaçlanmaktadır.

ETİK NEDİR?

Etik, en geniş anlamıyla ahlak bilimine karşılık gelmektedir. Ahlak; neyin doğru, iyi, adil ve erdemli olduğuna dair toplumsal ve bireysel düşünce yapısını yansıtır. Kişilerin zihinlerindeki iyi – kötü, doğru – yanlış, haklı – haksız gibi ayrımlara dayalı kalıpların tümü ahlak olarak adlandırılır. Bireysel ahlak, temelini toplumsal ahlaktan almakta; ahlaki değerler ve normlar nesilden nesile aktarılmaktadır. Etik kavramı, neyin ahlaki neyin gayri-ahlaki olduğuna dair sistematik bir arayışı ve ilkeler kümesini yansıtır. Bu araştırma kapsamında iş etiği ve etiğin yönetim ve organizasyondaki yeri sorgulanırken ahlak ve etik kelimeleri arasındaki fark göz ardı edilerek eşanlamlı olarak kullanılacaklar. Bu indirgeme, uluslararası literatürde konu üzerinde yapılan diğer araştırmalara atıfta bulunurken yararlanılacak bir basitleştirmeyi amaçlamaktadır.

 Ahlaki değer ve normların toplumsal kabule dayandığı ve bireylere aktarıldığı önermesinden yola çıkarak bireylerin ahlak anlayışının aile, eğitim ve din gibi sosyal kurumlar tarafından şekillendirildiği anlaşılmaktadır. Ahlaki değerler bir otorite figürü tarafından empoze edilebileceği gibi eşitler arası sosyal ilişkiler aracılığıyla da biçimlenmektedir. Bireyler kendi ahlaki seçimlerini yaparken yaşam deneyimleri ve ortak bir toplumsal değerler kümesinden yararlanacaklardır. Ahlaki değerler sistemi de toplumun kendisi gibi dinamik bir yapıdadır ve zaman içinde değişebilir.

 KÜLTÜR ve ETİK

Etiğin toplumdan bağımsız olmadığı düşünülürse, her toplumun farklı bir değerler sistemi yaratacağı ve farklı kültürlerin farklı etik değerleri yücelteceği sonucu ortaya çıkmaktadır. Bu sonuç bizleri etik mutlakçılık ve etik görelilik kavramlarına götürür.Etik mutlakçılık, evrensel etik değerlerin varlığına ve uygulanabilirliğine işaret ederken din, gelenek veya yazılı ilkelere dayalı bir otoritenin desteğini ima eder. Etik görelilik anlayışı ise etiğin nesnel bir geçerliliği temsil etmediğini; bireyler ve toplumun neyin etik olduğuna dair duygu ve düşüncelerini yansıtmaktan öteye gitmeyeceğini savunur.Toplumlar ve bireyler arasında değerler, tutumlar ve yaşam deneyimleri (toplumsal anlamda tarihsel birikim) açısından farklılıklar göz önüne alındığında mutlak ve evrensel etik değerleri geniş ölçekte savunmak güçtür. Yalnızca çok temel bir takım ahlaki kabullerin evrensel ölçekte var olduğu ileri sürülebilir (yaşama hakkı, özgürlük, eşitlik gibi değerlerlerden kaynaklanan ahlaki kabuller) ancak bunların bireyler tarafından kavranış biçimleri toplumlar ve kültürler arasında farklılaşacaktır.

 Örgüt Kültürü ve Etik

Toplumların özgün kültürlerinin yanı sıra örgütlerin de kendi içlerinde farklılaşmış bir kültürü olduğu bilgisi ışığında; yönetim bilimi açısından örgüt kültürünün etikle ilişkisi incelenmesi gereken bir kavramdır. Örgütlerin kültürleri; örgüt kararları ve örgüt içinde davranış biçimlerini etkileyen etik değer ve normları kapsar.Bu açıdan örgütün kültürünün tanımlanması ve irdelenmesi örgüt içinde etiğin konumlandırılması açısından birincil önem taşır. Bu konu Örgüt Kültürü ve İş Etiği başlığı altında kapsamlı olarak incelenecektir.

 İŞ ETİĞİ

 Sosyal Sorumluluk

1960larda ortaya çıkan sosyal sorumluluk kavramı iş etiğinin öncüllerinden birini oluşturmaktadır. Sosyal sorumluluk basit bir tanımla firmaların içinde bulundukları topluma karşı üstlendiği yükümlülükleri ifade eder. Toplumsal bir sözleşmenin varlığını ve sözleşmenin taraflarının ahlaki sorumluğunu öngörür. Sosyal sorumluluk dört boyutta irdelenebilir: İhtiyari, Etik, Yasal ve Ekonomik. İhtiyari boyut ‘toplumun arzu ettiği ama firmadan talep etmediği toplumsal ve insani hizmetleri kapsar’. Yasal sorumluluğun sınırları kanunla çizilmiştir. Ekonomik boyut, toplumun refahını azaltıcı eylemlerin önlenmesine ilişkin bir sorumluğa işaret eder. Etik boyut, yapısı itibarıyla geniş anlamda yorumlanmaya açıktır. Firmanın toplumla karşılaşma alanında; doğru, iyi, dürüst, güvenilir ve adil olma yükümlülüğü olarak tanımlanabilir. Firmaların sosyal sorumlulukları kurumsal, örgütsel ve bireysel olmak üzere üç ayrı düzeyde irdelenebilir. Kurumsal sorumluluk bir örgütün topluma karşı tüm sorumluluklarını kapsarken; örgütsel sorumluluk firmanın toplumdaki spesifik işlevi üzerinde odaklanır. Bireysel düzeyde sosyal sorumluluk, bir örgütün içinde yer alan bireylerin, özellikle karar alma süreçlerinde topluma karşı sorumluluğunu içerir.

Sosyal sorumluluk kavramının içeriğine özellikle ekonomik sorumluluk kavramından yola çıkılarak eleştiriler yöneltilmiştir. enm.blogcu.com. Bir işletmenin yönetiminin temel sorumluluğunun hisse sahiplerine karşı olduğu ve işletmenin tanımı gereği hissedarların servetlerini ençoklamayı amaç edindiği düşüncesinden hareketle; sosyal sorumluluğun ekonomik boyutunun, firmaların rekabet gücünü azalttığı ve birincil önceliklerinin göz ardı edilmesine yol açtığı belirtilmektedir.

Sosyal sorumluluk kavramıyla eşzamanlı olarak ortaya çıkan bir diğer kavram sosyal uyumluluk (social responsiveness) kavramıdır. Bu kavram firmaların; kamu baskılarına toplum üzerinde elle tutulur etkiler yaratacak sosyal programları uygulamaya koyarak tepki verme, firma bazında hedeflerin sosyal hedeflerle çakışıp çakışmadığını göz önüne alma ve toplumsal sorunlarla ilgilenme düzeylerini yansıtır. Temel olarak firmanın sosyal etkilere tepki verip vermediğini ölçmeyi amaçlar.

1960 ve 1970lerde giderek önem kazanan sosyal sorumluluk kavramını 80li yıllardan itibaren iş etiği kavramı takip etmiştir. Özellikle Amerika’da 1980lerden günümüze iş etiğinin önem ve ağırlığı inkar edilemez bir boyutta artmıştır.

 Çalışma Ahlakı

İş ahlakının kapsamı içinde ele alınması gereken bir başka kavram, bir toplumun üyelerinin çalışmaya dair değer ve tutumlarını yansıtan çalışma ahlakı kavramıdır. Toplumun ve bireylerinin üretim ve değişim ilişkilerine bakış açısı kültürden kültüre farklılık göstermektedir. Kimi kültürlerde çalışma ve üretme toplumsal yaşamın başlıca amaç ve gerekliliğiyken başka kültürlerde farklı öncelikler göze çarpmaktadır. Max Weber’in sosyolojiye yaptığı önemli bir katkı olan Protestan ahlakı kavramı; din, üretim ilişkileri ve kültür arasında özel bir bağlantı kurmaktadır. Tanım olarak Protestan ahlakı; çalışmayla ilgili değer ve tutumlarda; çalışkanlığa, kaynakların tutumlu kullanılmasına, servetin biriktirilmesine, elde edilecek ödüllerin geleceğe ertelenmesine ve başta zamanın boşa geçirilmesi olmak üzere her türlü israftan kaçınmaya odaklanan bir anlayıştır. Weber’in teorisi kapitalist girişimcinin ortaya çıkışını Kalvinist asetizmle bağdaştırmaktadır. Kalvinizmin özünde çalışma, tutumluluk ve tasarrufların üretime aktarılması yatar. Katolik inancındaki dünya işlerinden çekilme yoluyla çilecilik anlayışının yerine dünyasal bir çilecilik (innerworldly ascetizm) getirilmektedir. Kişiler çalışarak ve üreterek bir anlamda dini görevlerini yerine getirmektedirler. Weber, Kalvinizm tarafından yaratılan kapitalizm ruhunun Katolik ve İslam inancı tarafından yaratılamayacağını savunmaktadır. İslam dininin kapitalizm ruhuyla bağdaşmaması Weber tarafından üç nedenle açıklanmaktadır. Birincisi Sufizm’in dünya işlerinden çekilmeyi öngören kaderci yapısıdır. İkinci neden fetih ve cihat anlayışlarının kapitalist üretkenliğin karşı kutbunda oluşudur. Üçüncü neden ise İslam ülkelerinin mutlakıyetçi yapısında mülkiyetin gelişmeyeceği ve dolayısıyla sermaye birikiminin sağlanamayacağı düşüncesidir.

Toplumun mülkiyet haklarına bakış açısı ve bu konudaki tarihsel birikimi çalışma ahlakı üzerinde doğrudan etkilidir. Bireysellik kavramıyla yakından ilişkili olan mülkiyet kavramı, üretim ilişkilerini önemli ölçüde belirlemektedir. Yaygın kanı, bireyselliğin yüceltilmediği ve mülkiyet haklarının yeterince gelişmediği ülkelerde çalışma ahlakının, özelikle Protestan Çalışma Ahlakı Ölçütlerine göre (PWE scales) zayıf olacağı yönündedir. Ancak ampirik bulgular günümüzde otoriteye uzaklığın yüksek olduğu kolektivist toplumların Protestan Çalışma Ahlakı ilkelerini Avrupa ve Amerika’ya oranla daha yüksek oranlarda benimsediğini göstermektedir.Bu durum Protestan ahlakının gelenekselcilikle bağdaştırılması yoluyla açıklanmaktadır.

Çalışma ahlakını toplumun dinsel inanışlarıyla ilişkilendiren bir diğer teori İslam dininin ve Müslüman toplumların çalışmaya ait tutum ve değerlerini temel almaktadır. Özellikle Arap toplumları üzerinden yürütülen araştırmalarda söz konusu toplumların merkeziyetçi ve kolektivist yapısının kalkınma ve gelişme üzerindeki etkileri incelenmektedir. Körfez ülkeleri üzerinde yapılan bir araştırma bu ülkelerin Protestan Çalışma Ahlakı ölçütlerini benimseme oranını beş faktöre dayanarak ölçmektedir: Çalışkanlığın takdir edilmesi ve benimsenmesi, tembelliği küçümseme, dinsel ahlakçılık, bağımsızlık ve asetizm. Araştırmanın sonuçları Arap toplumlarının yüksek ölçüde Protestan Çalışma Ahlakı ölçütlerine uyduğunu göstermiştir.Bireyciliğin düşük ve otoriteye uzaklığın yüksek olduğu Arap toplumlarının kapitalist üretim sürecine uyum sağlayamayacağı önermesine, Müslüman kültürünün ve İslam dininin ticaret ve çalışmayı yücelttiği savıyla cevap verilmektedir.

 İş Etiğinde Yaklaşımlar

Bireylerin ve toplumların ahlaki değer yargılarının, iş hayatına ve temelde ekonomik bir niteliğe bürünmüş olan bir ilişkiler ağına uyarlanmasıyla karşımıza iş etiği kavramı çıkmaktadır. İş etiği genel anlamda etikten farklı bir değer, norm ve ilkeler kümesi değildir. Etik, kavram olarak keskin hatlarla doğru ve yanlışı, iyi ve kötüyü, yapılması gereken ve yapılmaması gerekeni belirlemekle birlikte; iş etiği söz konusu olduğunda, etik gerçekçilik ve kültürel görelilik kavramlarının da devreye girmesiyle yapılması ve yapılmaması gerekenler arasındaki ayrım bir muğlaklığa itilmektedir. Kültürel görelilik evrensel etik ilkelerinin varolmadığını savunur.  enm.blogcu.com. Etik gerçekçilik görüşünün temelinde; bir ekonomik ilişkiler ağı içinde aktörlerin bir kısmının ahlaki davranmamayı seçmesi durumunda, diğerlerinin etiğe uygun davranarak rekabetçi güçlerini önemli ölçüde azaltacakları , dolayısıyla aktörlerin gayri-ahlaki davranışlar sergileme eğiliminde olacağı düşüncesi yatar.

KAYNAK;http://enm.blogcu.com/is-etigi-nedir/3303663

GOOGLE AMCA

 

Google Nedir?           indir

Google, “googol” sözcüğünün üzerinde oynanmasıyla ortaya çıkmıştır. Edward Kasner adındaki Amerikalı matematikçinin yeğeni Milton Sorotta tarafından üretilmiş olan “googol” sözcüğü 1 ve onun ardından 100 sıfırın gelmesiyle oluşan rakamı belirten matematiksel bir terimdir. Google’ın bu terimi kullanması, şirketin dünyadaki tüm bilgiyi organize etme misyonunu yansıtır

Google dünyanın en büyük arama motorlarından birinin ve geliştiricisi olan şirketin adıdır. Stanford’da doktora yapan iki öğrenci, Larry Page ve Sergey Brin, Google’ı 1998’de 25 milyon dolar yasal sermaye ile kurdu. Şirketin GooglePlex denen merkez ofisi Kaliforniya’da bulunur ve tüm dünyada 7,000 üzerinde personel barındırır.

 

Google’nin Teknolojisi

Google’ın arama teknolojisi ve kullanıcı arabirim tasarımı Google’ı günümüzün ilk nesil arama motorlarından farklı kılar. Sadece anahtar kelime veya meta arama teknolojisi kullanmak yerine, Google en önemli sonuçları ilk getiren, gelişmiş PageRank teknolojisine dayanır.

PageRank ağ sayfalarının önemini nesnel bir ölçeğe uyarlar; bu 500 milyon değişken ve 2 milyar terimden oluşan bir denklemin çözülmesiyle hesaplanır. Pagerank ağın çok sayıda bağlantılı yapısını düzenleyici bir araç olarak kullanır. Doğal olarak, Google, Sayfa A’dan Sayfa B’ye kurulmuş her bağlantıyı, Sayfa A’dan Sayfa B’ye bir “oy” olarak yorumlar. Google bir sayfanın önemini aldığı oylarla belirler. Google ayrıca oyu veren sayfanın oy oranını (pagerank) da dikkate alır.

Google’ın komplike ve otomatikleştirilmiş arama metodları, insan müdahalesine engel olur. Diğer arama motorlarından farklı olarak; Google, hiç kimsenin daha yüksek listeleme yapamayacağı ve ticari amaçla sonuçları değiştiremeyeceği bir şekilde yapılandırılmıştır.

Sektörel Bakış

Google, teknolojisinde olduğu gibi, şirket anlayışında da genel kalıpların dışında düşünmeyi tercih etmiştir. Şirket, sponsor yatırımcılarından gelen başlangıç sermayesiyle yola koyulmuş ve ilk öz sermayesini temin etmek için iki rakip girişimci sermayedar firmayı bir araya getirmiştir. Etrafında piyasalarda dotcom patlaması yaşanırken ve rakipleri “marka oluşturmak” için pazarlama kampanyalarına milyonlarca dolar harcarken Google, bunun yerine sessizce daha iyi bir arama motoru oluşturmaya odaklanmıştır. Haber, memnun kullanıcılar arasında kulaktan kulağa hızla yayılır. Üstün arama teknolojisi ve Google.com sitesindeki yüksek trafik hacmi sayesinde Google yöneticileri, gelir sağlamak için iki kaynak belirler: Arama hizmetleri ve reklam programları.

Çiçekleriniz sizi zehirlemesin !

Evlerin salonlarından yatak odalarına kadar giren bitkilerin insanların sağlığı açısından tehlike oluşturabildiğini biliyor muydunuz? Çiçeklerin büyük bir kısmı zehirlenmeye sebep olabilen bitkilerdir. Evlerin salonlarından yatak odalarına kadar giren bitkilerin insanların sağlığı açısından tehlike oluşturabildiğini belirten Konya Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı ‘Bunların büyük bir kısmı zehirlenmeye sebep olabilen bitkilerdir. Bu bitkilere bağlı olarak pek çok zehirlenme olayı bulunmaktadır’ dedi.
Yaprakları, çiçekleri, meyveleri ile oldukça güzel olan bu bitkilerin çocukların ilgisini çektiğini belirten Yorulmaz, çocukların bu bitkilere dokunmaları, çiçeklerini, yapraklarını, meyvelerini koparmaları ve yemeleri sonucu zehirlenme olaylarının yaşandığını söyledi. Zehirlenme açısından 6 yaşından küçük çocukların daha büyük tehlike altında olduğunu bildiren Yorulmaz, bu yaşlarda çocukların her şeyi merak ettiğini ve buldukları şeyleri ağızlarına attıklarını belirtti. ABD’de her yıl 100 bin kişinin bitkilere bağlı zehirlenme nedeniyle hastanelere başvurduğunu ifade eden Yorulmaz, her 100 zehirlenme olayının 3-4 tanesinin nedeninin bitkiler olduğunu söyledi.

Görünüşle birlikte zehirlenme yönü
      Çiçek satın alırken görünüşü ile birlikte zehirli olup olmadığına da dikkat edilmesi gerektiğini dile getiren Yorulmaz, şunları kaydetti: ‘Mümkün olduğunca zehirli olanlar evden uzaklaştırılmalıdır. Uzaklaştırılmak istenmiyorsa küçük çocukların ulaşamayacağı yerlerde tutulmalıdır. 5 yaşından büyük çocuklara salon bitkilerinin zararları anlatılmalıdır. Zehirli bitkilerin bulunduğu mekânlarda çocuklar mümkün olduğunca yalnız ve arkadaşlarıyla birlikte bırakılmamalıdır. Zehirli bitkilerin kurumuş yaprakları, kırılan dalları çıplak elle değil eldivenle tutularak temizlenmelidir.”

Bitkilerin etkileri
      Evlerde süs amaçlı bulundurulan salon bitkilerinden pek çoğunun zehirleyici özelliğe sahip olduğunu belirten Yorulmaz, bitkilerin etkilerini şöyle anlattı:
cuha-cicegi-9

Çuha çiçeği: Bitkiye dokunulduğunda ve kurumuş yapraklar ya da çiçekleri temizlenirken bitkinin yapısında bulunan ve alerjiye neden olan maddeler vücuda bulaşır.

 

 

kucuk-cicekli-siklamen-cyclamen-persicum-miniature-ddf624

 

Siklamen: Yumrularında tahriş edici maddeler bulunmaktadır. Yumruların az miktarda bile yenmesi ile mide bağırsak rahatsızlıkları ortaya çıkabilir. Yenilen miktar artarsa havale geçirmeye hatta felçlere yol açabilir.

 

 

B11-3602_330x370-500x500

 

 

Atatürk çiçeği: Alerjik etkileri vardır.

 

 

 

z1826153Q,W-tkankach-krotonu-znajduje-sie-drazniacy-sok-mleczny-

 

 

Kroton: Dokunulduğunda ciltte alerjik etkiye yol açabilir. Yenildiğinde ağız mide ve bağırsak sisteminde tahrişe, ağrıya yol açmaktadır.

 

 

464970f31f1fac9120510695c8462202

Süs bitkileri: Bitkinin her bölümünde kalp kasına zarar veren ve kalp atım sayısının azalmasına neden olan bir madde bulunmaktadır. Bitkinin renkli meyveleri çocukların ilgisini çekmekte ve bir kaç meyve yenilmesiyle birlikte karın ağrısı, göz bebeğini büyümesi, bulantı ve uyuklama gibi zehirlenme tablosu oluşur.

 

 

010520151959520RMNM26NN9PPDKEBTTPV

Açelya: Bitki yapraklarının yenmesi ile bulantı, kusma, baş dönmesi, kaşıntı, ishal gibi belirtiler ortaya çıkar. Aynı zamanda tükürük salgısında artma, bulantı, kusma, ishal, bağırsaklarda kramp ve ağrılar, baş dönmesi deride kaşıntı ve yanma hissi gibi belirtiler ortaya çıkmaktadır.

 

4

Sarmaşık: Sarmaşık son yıllarda salonlarımızın duvarlarını süslemekte veya aranjman denilen birden fazla çiçeğin bulunduğu hediyelik çiçeklerde yer almaktadır. Meyve ve bilhassa tohumları zehirlidir. Bitkinin değişik kısımlarına temas edildiğinde deri iltihabı meydana gelir.

 

Klivya_cicegi

 

Klivya: Soğanlı bir bitkidir. Soğanlara elli temas edilince deri iltihabına yol açar. Yenildiğinde kusma ve ishale neden olur. Çok miktarda yenildiğinde ise felce sebep olur.

 

zakkum-4

 

Zakkum: Yapraklarının yenmesi ile kalp atışlarında düzensizlik, baş dönmesi, kusma ve görme bozukluğu biçiminde bir zehirlenme tablosu ortaya çıkar. Fazla miktarda yenmesi ise ölüm yol açar.

 

Difenbahya bitkisi (1)Difenbahya: Evlerimizde çok özenle baktığımız difenbahya, ithal çiçeklerin en zararlılarından biridir. Bitkinin yaprağının elle ovulması, koparılması, çiğnenmesi gibi durumlarda zararlı maddeler dışarıya çıkar. Difenbahyanın çiğnenmesi veya yenmesi durumunda ise ağız içinde şişme, kızarma, yaralar meydana gelmesi, yanma ve şiddetli acı, tükürük artışı, yutma güçlüğü, ses kısıklığı, sindirim sisteminde şişme, midede tahribat oluşabilir.

 

112

 

Filodendron: Alerjik reaksiyonları bitkinin bakımıyla uğraşan çiçekçi, bahçıvan, hizmetçi ve ev hanımlarında çok görülmektedir.

 

Kaynak : http://www.evdose.com/tur/bahce/cicek/bahcic0090.html

1 39 40 41 42 43 64